Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

Hz. Peygamberin Kur'an Anlayışı Çerçevesinde Kur'an-ı Kerim'i Yaşamanın Önemi

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfEn iyi 

İnsanlar, bilgilenmeyle beraber ibadetler, dua, hayatı ilahi emirlere göre anlamlandırma, zikir ve salih insanlarla ortak hareket etmek suretiyle de Allah'la (c.) iletişim kurabilirler. Çünkü bunların hepsi O'nu hatırlatır. Selim bir imanın, ibadetlerin, hayatı vahiyle anlamlandırıp vahyi amelî hale getirebilmenin, duanın Ve ahlaken kâmil olmanın kaynağı Kur'an-ı Kerim’dir. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.); Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmeyi, ayetlerini tefekkür etmeyi, buyruklarını anlamayı ve anlaşılan buyrukların gereklerini yaşamayı ve diğer insanlarla sözlü veya davranışsal olarak paylaşmayı istemiştir.[1]"Kıraatûn hayyetûn" diye ifade edilen ve dilimizde diri okuma diye karşılığını bulan ideal okuma biçimi bu olsa gerekir.

HZ. MUHAMMED (S.)’İN İŞLEVSEL YÖNÜ

Kur'an-ı Kerim, Hz. Muhammed (s.)'i çeşitli yönleriyle yüzlerce ayette tanıtmıştır.  Bu ayetlerde zaman zaman onun hayatıyla ilgili vurgular ve hatırlatmalar olsa da daha çok o işlevsel yönüyle tanıtılmıştır. İşlevsel yönünü üç temel kavramla açıklamak mümkündür: Tebliğ, teybin ve teşri.

Gelen vahiyleri tebliğ etmek zaten aslî sıfatı olan Hz. Peygamber (s.), "kendisine emrolunan şeyleri açıkça ortaya koymuştur.[2]" O'nun çalışma ve tebliğ temposunu Yüce Allah şöyle vasfetmiştir: "Ey Muhammed! (Kendilerini hak dine çağırdığın kimseler) mü'min olmuyorlar diye adeta kendini helâk edeceksin.[3]" Tebliğ kelimesinin etimolojisine bakıldığında şu özellikler görülür: Bir şeyi nihayetine ve amacına ulaştırma; bu ulaştırma eyleminde sözün, manaya uygun olup söz söyleme sanatının inceliklerini içinde barındırmasıdır.[4] Arap dilinin en şaheser belagat örnekleriyle dolu olan Kur'an-ı Kerim, "Cevamiu'l-Kelim" sahibi[5] Hz. Muhammed (s.) vasıtasıyla, tebliğ kelimesinin etimolojisine uygun bir şekilde eksiksiz ve kesintisiz olarak tebliğ edilmiştir. Tebliğ konusunda; "Ey Peygamber! Rabbinde sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan onun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun…[6]" emrine muhatap olan Hz. Muhammed (s.), bu görevine karşılık herhangi bir ücret talebinde bulunmamıştır.[7] Diğer peygamberler de tebliğ görevine karşılık bir ücret almamışlar ve görevlerini emre itaat, takva ve ihlas üzerine icra etmişlerdir.[8]

Dinin tebliğ ve "nasihatle kaim olduğunu[9]" söyleyen Resulullah, "insanlardan duymuş olduğu bir korku, hiç kimseyi bildiği bir hakkı söylemekten engellemesin.[10]" buyurmak suretiyle mü'minleri tebliğ hususunda kararlı olamaya çağırmıştır. "Yeri geldiğinde hakkı söyleyip tebliğ etmemeyi kişinin kendi kendisini hor ve zelil hale getirmesi[11]" olarak açıklayan Hz. Peygamber (s.) "En yakın akrabalarından başlayarak uyar[12]" ayetini alır almaz, önce kabilesine islamı tebliğ etmiştir.[13]

Kur'an-ı Kerim'i tebliğ etme görevini hakkıyla yerine getiren Resulullah (s.), tebliğ ettiği Kitab'ı "tebyin" de etmiştir. Tebyinin aslı olan beyan; açıklamak, bir şeydeki kapalılığı gidermek anlamına gelir ve konuşmaktan daha genel bir tabirdir. Kelamdaki mübhemlik ve mücmelliğin açıklanması beyandır.[14] Beyan'ın takrir, tefsir, tağyir, zaruret ve tebdil şekilleri vardır. Özellikle tefsir beyanı; kelamdaki mücmellik, müşkillik ve müştereklikten dolayı ortaya çıkan kapalılığı açıklamaktır. Mesela, Kur'an-ı Kerim'deki namaz (salat) ve zekat kavramları mücmeldir. Bu ibadetlerin keyfiyetleri ancak sünnetin tebyini ile bilinebilir.[15] Hz. Peygamberin tebyin (kapalı ifadeleri açıklama) vazifesi Yüce Allah tarafından şu ayetle belirtilmiştir: "(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmesi için sana da bu Kur'an'ı indirdik.[16]"

Hz. Peygamberin sahabileri; "Resulullahın kendilerine namazlarını ve takip edecekleri yolları (sünnetleri)[17]" öğretmek suretiyle onun dini tebyin etmedeki rolüne değinmişlerdir. Resulullah'a da bu kapalılıkları açmayı Cebrail (a.) öğretmiştir. Hadis kaynakları Cebrail (a.)'ın gelip Hz. Peygambere namazları kıldırmak suretiyle[18] hem namaz vakitlerini hem de keyfiyetini öğrettiğine tanıklık etmektedir. Seferi halde namazın iki rekat, mukim iken dört rekat kılınacağını, akşam ve vitir namazlarının ise seferde de olsa üçer rekat kılınması gerektiğini Müslümanlar Hz. Peygamberin açıklamalarıyla bilmektedirler.[19] Resulullah'ın beyanını hiçe sayarak akılcı takılan ve bu çerçevede "hayızlı kadın niçin orucunu kaza ediyor da namazını kaza etmiyor" sorusunu yönelten kadına Hz. Ayşe (Ö: 58/677), "Biz, Peygamber (s.) tarafından hayızlı günlerde tutmadığımız orucu kaza edip kılamadığımız namazı ise kaza etmemekle emrolunduk" demek suretiyle konunun ancak peygamberin sünneti ile bilinebileceğine vurgu yapmıştır.[20] Tebyin konusunda Hz. Peygamberi yetkili bilip ona itaat etmek gerekir. Bu durumu Hz. Muhammed (s.) şöyle izah etmiştir: "Kim ki bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur…[21]" Çünkü o, Allah'ın (c.) elçisidir. Kur'an-ı Kerim'i bizlere tebliğ eden peygamberin açıklama (tebyin) görevini reddetmenin doğru bir anlayış olmadığını Allah'ın Resulü şöyle dile getirmiştir: "Sizlere emrettiğim veya yasakladığım bir şey geldiğinde birinizin koltuğuna kurulmuş bir vaziyette; 'bunları Allah'ın kitabında bulmuyoruz ki uyalım' (diyerek benim emir ve yasaklarımı hiçe saydığınızı) görmeyeyim.[22]" "Allah'ın Resulünün haram kıldığı da aynen Yüce Allah'ın haram kıldığı gibidir.[23]"

Hz. Peygamber, mü'minlere "tuvalet adabına kadar her şeyi açıklayıp öğretmiştir.[24]" O bu durumu şu veciz ifadesiyle bizlere haber vermiştir: "Ben size bildiklerini öğreten bir baba gibiyim…[25]" Bu nedenle, ümmetine karşı şefkat ve merhamette bir babadan bile ileri olan ve sürekli ilahi denetim altında Allah'la (c.) iletişim kuran peygamberle insanların dinde ihtilafa girmeleri doğru değildir. Bu durumu Resulullah şu uyarı cümleleriyle haber vermiştir: "Ben sizi serbest bıraktığımda siz de beni serbest bırakın. Bir şey söylediğimde ise hemen alın (uygulayın). Çünkü sizden önceki ümmetler peygamberlerine çok soru sormaları ve onunla sıkça ihtilafa düşmeleri yüzünden helak olmuşlardır.[26]"

Tebliğ ve tebyinle beraber teşri görevi de Hz. Peygambere verilen görevlerden biridir. Metodolojik donanımı iyi olmayan kimseler, Hz. Muhammed (s.)'e verilen teşri yetkisini polemik konusu yapmışlardır. Bir ömür boyu tevhidi anlatan ve şirke karşı en amansız düşman olan Resulullah'ın teşri yetkisi Allah'a (c.) rağmen değildir. Allah (c.)'ın gözetiminde ve dilediği hususlardadır. Eğer peygamber bu yetkisini kullanırken yanılacak olursa hemen Allah (c.) tarafından düzeltilmiştir. Hz. Peygambere verilen teşri yetkisine birçok ayetten delil getirmek mümkün olmakla beraber şu ayet konuyu tartışma gerektirmeyecek şekilde açığa kavuşturmaktadır: "Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları Resule, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, Ona saygı gösterenler, Ona yardım edenler ve Ona indirilen nura, Kur'an'a uyanlar var ya işte onlar kurtuluşa erenlerdir.[27]"

Teşri kavramının kökü olan şer', açıklama, ortaya çıkarma anlamlarına gelir. Şeriat da dinde takip edilen apaçık yoldur. Allah'ın koymuş olduğu emir ve yasaklar için istiare olarak kullanılır.[28] Teşri kavramı, hüküm olmayan konularda hüküm koyma ve kapalılığı giderme; çözümün olmadığı yerlerde çözüm bulmadır. Hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmamadır. Eğer İslam, Kur'an-ı Kerim ve peygamberi aracılığıyla bireysel ve toplumsal konulara çözüm bulmasaydı Müslümanlık kısa bir sürede dünya dini olamazdı. Hz. Peygamber, kendi döneminde sorunlara çözümler ürettiği için bizlere de olaylara çözümler bulmayı en büyük yaşayan sünnetlerinden biri olarak bırakmıştır. Hz. Peygamberin teşri yetkisini kullanma biçimiyle ilgili rivayet kitaplarında birçok örnekler vardır. Fakat o bu yetkiyi kullanırken; Kur'an-ı Kerim'e aykırı bir hüküm koymamış, Allah'ın helalini haramlaştırmamış veya haramını helalleştirmemiş, "makasıduş-şeria" denilen dini emirlerin konuluş gayelerini göz önünde bulundurmuş ve her şeyi Yüce Allah'ın denetiminde yapmıştır.[29]Bu niteliklere uygun bir teşri yetkisi Allah’ın emir ve iradesi ile kayıtlıdır. Teybin ve teşride sünneti yok saymak Hz. Peygamberin işlevselliğini inkar etmektir.

HZ. PEYGAMBERİN

KUR’AN-I KERİM’İ YAŞAMAYA VERDİĞİ ÖNEM

Allah Teâlâ'nın, Cebrail (a.) vasıtasıyla Hz. Muhammed (s.)'e lafız ve mana olarak indirmiş olduğu ve Mushaflara yazılmak suretiyle tevatüren nakledilen; Fatiha ile başlayıp Nas Suresi ile son bulan vahiyler toplamının ismi olan Kur'an-ı Kerim,[30] insanlara hidayeti göstermek için gelmiştir. Kur'an-ı Kerim'in bu hidayet yönünden istifade edebilmek için onunla daimi bir iletişim içerisinde olmak gerekir. Bu iletişim, anlamadan ve yaşamadan kopuk ölü bir kıraat şeklinde olmamalıdır. Kur'an-ı Kerim'i okuyan her mü'min, onu Ümmü Eymen bilinciyle okumalı ve "Allah'ın kullarıyla konuşması[31]" olarak algılamalıdır. İlahi kitabı iyi algılayan bir insan onun tilavetini amelî hale de getirmelidir.[32]

Kur'an-ı Kerim'den okuyup anladıklarını amelî hale getirmek suretiyle ümmetine sünnet koyan Hz. Muhammed (s.), Kur'an-ı Kerim'in yaşanmasına hem büyük bir önem vermiş hem de teşvik etmiştir. Bu meyanda; "Ancak iki kişiye gıpta edilir: Birisi, Allah'ın (c.) kendisine mal mülk verdiği ve bu malı gece gündüz Allah yolunda harcayan kimse; diğeri de, Allah'ın (c.) Kur'an-ı Kerim ('i okumayı, anlamayı ve öğrenmeyi) lütfettiği ve öğrendiği Kur'an'ın emirlerini gece gündüz uygulayan; gereklerini yerine getirendir.[33]" Resulullah (s.), okudukları Kur'an ayetlerini amelî hale getirmeyen ve hayatlarını vahiyle anlamlandırmayan insanların kötü akıbetlerini şöyle vasfetmiştir: "Ahir zamanda öyle bir kavim olacak ki Kur'an'ı okuyacaklar fakat okumuş oldukları şeyler hançerelerinden aşağıya geçmeyecektir…[34]" Hz. Peygamberin sakındırdığı bu tip bir okuma alanından çıkabilmek için önce onun mutlak hakikat ve hidayet olduğuna iman etmek gerekir. Sahabiler bu durumu şöyle dile getirmişlerdir: "Biz, önce imanı sonra Kur'an'ı öğrendik[35]" Hz. Peygamberin hayat tarzını ve sünnetini örnek alan sahabiler "Biz, Kur'an-ı Kerim'i (okumayı) ve onunla amel etmeyi beraberce öğrendik.[36]" demişlerdir. Bunu da Abdullah b. Mes'ud'un (Ö: 32/652) ifadesiyle "on ayeti alıp içindekileri öğrenip amel etmeden başka ayetlere geçmemekle[37]" gerçekleştirmişlerdir. Bu davranış tüm sahabilerin yaptığı bir uygulama olmuştur.[38] Yaşayarak okumanın peygamber halkasındaki öncülerinden Abdullah b. Ömer, Bakara Suresini ancak sekiz yılda öğrenebildiğini ifade etmiştir.[39]

Hz. Peygamber (s.), Kur'an-ı Kerim'in hidayet kaynağı olduğunu şu hadiseyle tüm insanlığa duyurmuştur: "Size öyle bir kitap bıraktım ki Onun hükümlerine (iman etmek ve yaşamak suretiyle) sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıklığa düşmezsiniz.[40]" Resulullah bu tenbihatı ile Kur'an-ı Kerim'in iman ve ibadette en birincil kaynak olduğuna vurgu yapmış ve Kur'an'a sübjektif yaklaşmanın doğru olmadığına atıfta bulunmuştur. Kur'an-ı Kerim'in hidayet kaynağı ve yaşanmak için gönderilmesi gerçeğini göz önünde bulundurmayan sübjektif yaklaşımlar için Resulullah (s.): "Kur'an-ı Kerim'i öğrenip de onu indiriliş amacı dışında yorumlayanlar helak oldular.[41]" buyurmuştur.

Okumayla yaşamayı eş zamanlı değerlendiren Hasan el-Basrî de (Ö: h.110) sahabiler gibi düşünmüş ve Kur'an-ı Kerim'i okuduklarını söyleyip de yaşamayanlar için şu tesbiti yapmıştır: "İnsanlardan öyleleri var ki Kur'an'ı harf harf hiç eksiksiz okuduklarını söylerler. Vallahi okumamışlardır. Eğer okusalar  idi, Kur'an onların ahlaklarında ve davranışlarında görülürdü.[42]" Abdullah b. Mes'ud'un deyimiyle Kur'an'ı Kerim: "Allah'ın (c.) sofrasıdır. Mü'minler ondan güçleri oranında faydalanıp[43]" hayatlarına katmalıdırlar. İnsanlar bu sofradan gereği gibi rızıklansınlar diye Hz. Muhammed (s.), Kur'an-ı Kerim'i okurken sözlü, amelî ve ahlakî olarak açıklamıştır.[44]


Kur'an-ı Kerim'i okuyup yaşamakla ilgili Hz. Peygamberin buyruklarını ve uygulamalarını şu ana başlıklar altında toplamak mümkündür:

  1. 1. Ayetlerin gereğini yaşamayı teşvik edip ümmetine örnek olması:

Allah'ın emirlerini alıp ümmetiyle yüce Allah arasındaki iletişime vasıta olan Hz. Muhammed (s.), Kur'an-ı Kerim'i en güzel şekilde yaşamıştır. O, yaşamak suretiyle Kur'an'ı tefsir etmiştir. Kur'an-ı Kerim onun hayatı olmuştur.[45] "Allah'ın kelamından bir şeyi yaşamayıp reddetmek sanki Allah’ı reddetmektir.[46]" anlayışıyla Kur'an'a yaklaşan Resulullah, Kur'an'ı öyle yaşamış ki Hz. Ayşe'nin (Ö: 58/677) ifadesiyle "Kur'an-ı Kerim, Hz. Peygamberin ahlakı olmuştur.[47]"

Hz. Peygamber, kendisine gelen ayetleri yaşamayı teşvik babında ümmetine zaman zaman müjdeler vererek ilahi emirleri amelî hale getirme hususunda onları teşvik etmiştir. Onun şu hadisi konuyla ilgili önemli bir örnektir: "Bana on ayeti kerime indirildi ki kim bu ayetlerin gereğini yerine getirirse cennete girer." Buyurmuş ve Mü'minun Suresinin ilk on ayetini mü'minlere okumuştur.[48]

Kur'an-ı Kerim'i yaşama konusunda en büyük rehber  Hz. Peygamber (s.)dir. Süfyan b. Uyeyne bu durumu şöyle izah etmiştir: "Resulullah en büyük ölçüdür. Her şey onun hayat tarzına arz edilir; ahlakına, gidişatına ve tutmuş olduğu hak yola. Kimin hayatı onun hayatıyla örtüşürse doğru yolda, kimin hayatı da onun hayatıyla çatışırsa batıldadır.[49]" Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, Hz. Peygamberin kısmî ve genel teşviklerini göz önünde bulundurarak Resulullah gibi Kur'an-ı Kerim'i yaşamaya çalışmak konuyla ilgili sünneti de ihya etmektir. İnsan Kur'an'ı iyi yaşadığı oranda kendini Hz. Peygamberin hayat tarzına da arz etmiş olur.

  1. 2. Kur'an-ı Kerim'in emir ve yasaklarını öğrenip gereği gibi amel etmeyi emretmesi:

Arabın en fasihi olan Hz. Muhammed (s.), Kur'an-ı Kerim'in üslubunu örnek alarak mesajını zaman zaman benzetme ve örneklemelerle açıklamıştır. Bu benzetme ve diğer belagatli anlatım meseleleri daha iyi ve kalıcı anlamaya neden olmuştur. Bu tip anlatımlarından birinde Resulullah (s.) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki Allah'ın bazı insanlardan edinmiş olduğu ehli vardır." Sahabiler, kim bu ehlullah ey Allah'ın elçisi diye sorduklarında o şu cevabı vermiştir: "Kur'an-ı Kerim ehli olanlardır. Onlar  aynı zamanda (yeryüzünde) Allah'ın ehli ve kendisi için seçmiş olduğu has (özel) kullardır.[50]" Ehlullah diye adlandırılan ve peygamberin dilinden yüceltilen bu insanlar Kur'an-ı Kerim'i okuma, tefekkür etme, vahyin isteklerini paylaşma ve yaşamada önde olan insanlardır. Bu durumu Hz. Peygamber (s.), Hz. Ali'nin (Ö: 40/660) rivayet ettiği bir hadiste şöyle izah etmiştir: "Kim, Kur'an-ı Kerim'i okur, onu ezberler ve içerisindeki helalleri helal bilir, haramlarını haram sayar (ve kaçınırsa) Allah Teâlâ o kişiyi bu davranışları nedeniyle cennetine kor.[51]" Abdullah b. Abbas'tan (Ö: 68/687) mervi hadis ise Kur'an'ı yaşamanın önemini daha da net açıklamaktadır: "Kim ki Kur'an-ı Kerim'i okur, içerisindeki buyruklara uyar (hayatında uygular)sa Allah (c.) onu sapkınlıktan (kurtarıp) hidayete erdirir, kötü (ve zor) bir hesaptan korur.[52]" Hz. Muhammed (s.) bu ifadesini şu ayetle desteklemiştir: "…Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (kitap) gelir de kim benim yol göstericime uyarsa, o ne (dünyada) sapar, ne de (ahirette) sıkıntı çeker.[53]"

Yüce Allah kevni ayetler (tabiatta meydana gelen ve ilahi iradeye bağlı olarak tecelli eden olaylar) üzerinde düşünmeyi[54] hem de Kur'an-ı Kerim ayetlerini düşünerek okumayı şu ayetikerimede teşvik etmiştir: "Bu Kur'an, ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alıp başkalarına da hatırlatsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.[55]" Kitabın bereketli (mübarek olması), üzerinde düşünüp emir ve yasakları yaşandıkça her devrin ihtiyaçlarına cevap vermesidir.

  1. 3. Kur'an-ı Kerim'in içeriğini yaşamanın onu unutup kaybolmaktan koruyacağına dair uyarıları:

Kur'an-ı Kerim'in ilahi bir koruma altında olduğunu cenabı Allah "Onu biz indirdik koruyacak da biziz.[56]" ayetiyle bildirmiştir. Allah (c.), Kur'an-ı Kerim'in korunmasına, şu üç şeyi vesile kılmıştır: Namazlarda Arapça lafzıyla tilavet, hafızlık kurumunun yaygın hale getirilmesi, hayatın tüm alanlarında yaşanması. Eğer Kur'an, hayata aksettirilmek suretiyle yaşayan bir Kur'an toplumu vücuda getirilmezse geçmiş kitapların başına gelenler onun da başına gelebilir. Bu durumu en iyi kavrayan ve ileriyi gören Hz. Muhammed (s.)'den şöyle bir olay nakledilir: "Resulullah bir gün ilmin kaybolup gitmesinden (üzüntüyle) bahsetti. Bunun üzerine (ravi) Ziyad b. Lebid şöyle demiştir: Ey Allah'ın Resulü! Bizler Kur'an-ı Kerim'i okurken, çocuklarımıza ve torunlarımıza okuturken ve bu durum kıyamete kadar da devam edecekken nasıl ilim kaybolur? Resulullah: "Ziyad! Anan seni kaybetsin[57]. Ben seni Medine'nin en anlayışlı adamlarından biri olarak görüyordum (böyle bir kanaate varman yanlış). Yahudiler ve Hıristiyanlar da Tevrat ve İncili okumuyorlar mıydı? Ama onlar bu kitapların içindekileri yaşamadıkları için (bu kitaplar tahrif oldu ve) ilim kayboldu.[58]”Bir başka rivayette de ilmin kaybolması onu taşıyan insanların ölümü olarak belirtilmiştir[59] Resulullah bu kıyaslamayla, Kur'an-ı Kerim yaşanmadan ve hayatın merkezine alınmadan okunacak olursa; hükümleri nesilden nesile aktarılmadığı için cüretkârların Kur'an hakkında kötü düşünebileceklerine işaret etmiştir. Kur'an'ın tanımındaki "tilavetiyle ibadet olunan[60]" ifadesi onun hem ibadet dili olmasına hem de yaşanmasının ibadet olmasına delalet eder. Çünkü onun içerisinde hayatın tüm genişlik alanlarıyla ilgili ayetler vardır. Kur'an-ı Kerim'in genişlik alanındaki ayetleri usul (metodoloji) alimleri şöyle sıralamışlardır:

1-     İtikada tealluk edenler.

2-     Nefsi arıtmayla; iyi olanlarla tezyin etmeyle ilgili olanlar.

3-     Amelî hükümler:

  1. İbadet
  2. Muamelat. Muamelatla ilgili hükümlerin açılımı ise şöyledir:
  • Aile hukuku; talak, nikah, evlatlık, nesep vb. 70 ayet.
  • Malî konular; bey', icare, alım-satım, rehin. 70 ayet.
  • Kaza, şehadet, yemin ve davaların hukuka götürülmesi. 13 ayet.
  • Ceza hukuku. 30 ayet.
  • Uluslar arası hukuk. 25 ayet.
  • İktisadi konular. 10 ayet.
  • Muhakeme usulleri. 10 ayet.[61]

Kur'an-ı Kerim'deki bu genel emirler, Hz. Peygamber (s.) tarafından yirmi üç yıllık bir uygulamayla hayata katılmak suretiyle canlı bir vahiy toplumu oluşturulmuş ve yaşayan İslam-sünnet gelecek nesillere nakledilmiştir. Resulullah da, herhangi bir sapmanın olmaması için Kur'an'ın hayata katılmasının evrenselleşmesini istemiştir.

  1. 4. Kur'an-ı Kerim'i okuyup yaşamanın toplumsal dönüşüme katkısıyla ilgili öğütler:

Kur'an-ı Kerim ilk nazil olmaya başladığından beri müşrikler onun hayatın hukukî, iktisadî ve siyasal cephelerine karışmasını hoş karşılamıyorlardı. Kur'an'ın sosyal olaylara çözüm sunmasını zihinlerindeki tanrı anlayışıyla bağdaştıramıyorlardı. Bundan dolayı Hz. Muhammed'in (s.), hayatın her yönüyle ilgilenmesi yerine, dışa kapalı bireysel bir dindar olmasını istiyorlardı. "Kur'an-ı Kerim 'yaratmayla beraber emir alanında Allah'a ait[62]' olduğunu ilan ederek insanları hayatı parçalamamaya çağırıyordu. Hayatın sosyal cephesini terk ederek bireysel bir Müslümanlık yaşamak isteyen bir sahabi Hz. Peygambere gelmiş ve şöyle demiştir: “Ya Resulallah! Bir mağaraya uğradım. İçinde suyu var. Kendi kendime orada kalıp suyundan ve çevresindeki sebzelerden faydalanmaya ve dünyadan da uzaklaşmaya karar verdim.” Hz. Muhammed (s.), bu şahsa şu cevabı vermiştir: “Ben Yahudilik ve Hıristiyanlıkla gönderilmedim. Dosdoğru din olan haniflik (İslam) ile gönderildim. Allah’a yemin ederim ki Allah yolunda bir sabah veya akşam yürüyüşü dünya ve içerisindeki her şeyden daha hayırlıdır. Sizin düşmana karşı saf bağlayarak bir anlık duruşunuz (hayattan el çekerek uzlette)kaldığınız altmış yıllık ibadetten daha hayırlıdır.[63]

Hz. Peygamber (s.) de ibadetlerin ve Kur’an-ı Kerim’i iyi yaşamanın toplumsal etkisinin görülmesini istemiştir. Bu durumu bir mesel ile anlatan Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kur’an-ı Kerim’i okuyan ve amel eden Müslüman narenciye gibidir. Kokusu da hoştur, tadı da hoştur. Kur’an-ı Kerim’i okumayan mü’min ise hurma gibidir. Tadı güzeldir ama kokusu yoktur. Kur’an okuyan fakat içeriğine iman edip yaşamayan münafık ise reyhan gibidir. Kokusu güzeldir ama tadı acıdır. Kur’an-ı Kerim’e iman etmeyen ve okumayan kafir ise ebu cehil karpuzu gibidir. Kokusu da kötüdür, tadı da acıdır.[64] Hadis-i şerifte görüldüğü gibi ideal olan, okumayla beraber yaşamayı eş zamanlı götürmektir. Okumayıp sadece yaşamaya çalışmak, yaşamanın heyecanını kestiği gibi bilgisel bağlamda da Allah’la (c.) iletişimi koparır. Kur’an-ı Kerim’i yaşamak tilavetle beslendiği zaman daha kalıcı olur. Hz. Muhammed (s.)’in örnek gösterip ümmetini yönlendirdiği okuma biçimi de bu olsa gerekir.

  1. 5. Hafızlığı övüp tavsiye etmekle beraber amacın Kur’an-ı Kerim’i yaşamak olduğunu vurgulaması:

Kur’an-ı Kerim’i öğrenip ezberlemeyi emreden hem ayet hem de hadisler vardır. Bu eylem Hz. Peygamberin nübüvvetiyle beraber başlamış ve kıyamete kadar da devam edecektir.

Resulullah (s.), hafızlığı ve ezber yapmayı teşvik çerçevesinde: “Kur’an-ı Kerim’den kalbinde bir şey bulunmayan kişi (nin kalbi) harabeye dönmüş ev gibidir.” buyurmuştur.[65] Hafızlıkla beraber yaşamanın önemine değinen Allah Resulü: “Kur’an’ı çokça okuyunuz. Asılı olan (fakat gereğince amel edilmeyen ) Mushaflar sizi aldatmasın. Şüphesiz ki Allah, Kur’an’ı ezberlen bir kalbe azab etmez.”[66] hadis-i şerifiyle de mü’minlerin bu ilahi kitabı okumalarını ve yaşamalarını tavsiye etmiştir. Okunmayıp, hayata katılmayan bir kitap anlayışını yeren Hasan Hanefi, göstermelik bir saygıyla ilgili şu tespiti yapmıştır: “Kur’an-ı Kerim’i kırmızı kadife ile kaplanmış, mümkün olduğunca altınla yaldızlanmış, ipek kumaşlarla örtülmüş, övülen, kütüphane rafına konan, araçlara asılan, evlerdeki şark köşelerinin en güzel yerlerinde sergilenen, levhalara, süslü yazılarla nakşedilen, bir buğday tanesi veya yumurta üzerine yazılan bir kitap olarak gören insanlar var. Bu görüşler yanlıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim, Allah’ın kelamıdır ve biz insanların faydalanması için indirilmiştir. Allah’ın bize hitabıdır.”[67]

Kur’an-ı Kerim’in yüce Allah’ın bize hitabı olduğunu anlamak çok üst bir anlayıştır. Böyle bir anlayışın sahibi, Allah’la (c.) her an iletişime açık demektir. Bu iletişim ilahi buyruğun sadece hıfzedilmesiyle gerçekleşmez; ancak vahyin yaşanmasıyla gerçekleşebilir. Hz. Peygamber (s.) şu buyruğunda yaşamanın önemini tüm nesillere örnek olacak şekilde belirtmiştir: “Kim Kur’an-ı Kerim’i okur ve içerisindeki hükümlerle amel ederse Allah (c.), bu kimsenin ana ve babasının başına parlaklığı dünyanızdaki güneşin parlaklığından daha güzel bir taç giydirir. Siz Kur’an’ı yaşamayı ne sanıyorsunuz!?[68]

Kur’an-ı Kerim muhteva olarak her şeyi kuşatmıştır. Onunla hangi asırda olursa olsun tüm problemler çözülebilir.[69] Bu münasebetle, Kur’an-ı Kerim’i ne akademik bir meta gibi ele alıp didik didik ettikten sonra içindekileri yaşamayan bir anlayışı ne de insanların kendi ideolojilerini üstün kılmak için kendisinden indî deliller üreten yaklaşımları onamak mümkün değildir. Birbirlerine karşı kitaptan ayetler göstererek münakaşa edenleri gördüğünde Resulullah şu açıklamayı getirmiştir: “Sizden önceki toplumlar Allah’ın kitabının ayetlerini birbirlerine karşı delil göstermek suretiyle (aşırı münakaşalar yaptıkları için) helak oldular. Allah’ın kitabı bazı ayetleri bazısını tasdik etmek üzere inmiştir. Ayetlerin bir kısmını bir kısmına yalanlatmayın. Kur’an hakkında bir şey biliyorsanız konuşun. Bilmiyorsanız kitabı bilene müracaat edin ve doğruyu öğrenin.[70]

İşin doğrusu Hz. Peygamberin (s.) tavsiyelerine uymak ve onun gibi Kur’an-ı Kerim’i yaşamaktır. İnsan ancak onu yaşamakla tevhidî kimliği elde edebilir. Bireysel ve toplumsal anlamda yükselmek de Kuran-ı Kerim’i Resulullah gibi yaşamaya bağlıdır. Bu gerçeği Hz. Muhammet şu hadisi ile tüm insanlığa bildirmiştir. “Allah, bu kitabın uygulanması vasıtası ile bazı toplumları yükseltir: Kuran- Kerim’i yaşamayan toplumları ise alçaltır.” [71]

 

Dr. Mehmet SÜRMELİ


[1] Bak: Sad 38/29

[2] Bak: Hicr 15/94

[3] Şuara 26/3

[4] Isfahanî, Rağıp, Müfredat Elfaz'u-l Kur'an, Darul Kalem, Beyrut, 1992, s.144-5.

[5] Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa, es-Sünen, Çağrı yay, İst. 1981, 5, Siyer, No:1553, c.IV, s.123

[6] Maide 5/67

[7] Tebliğ görevine karşılık ücret alınmayacağı ile ilgili bak: Hud 11/29, 51; Yusuf 12/104, Yunus 10/72, Şuara 26/109, 127, 145, 164, 180; Sad 38/86; Furkan 25/57; Sebe 34/47

[8] Bagavî, Ebu Muhammed, Hüseyin b. Mesud, Mealimut-tenzil, Beyrut, trsz, s.686

[9] Ahmed, Müsned, Çağrı yay, İst 1981, IV, 102

[10] İbni Mace, Muhammed b. Yezid, es-Sünen, Çağrı yay, İst 1981, Fiten, 20, N:4007, II, 1328

[11] Ahmed, Müsned, III, 30; İbni Mace, Fiten, 20, N: 4008, II, 1328

[12] Şuara 26/214

[13] Buhari, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail, el-camius Sahih, Çağrı yay, İst., 1981, 65, Tefsir, 2, c.VI, 17; Müslim, I, İman, 89, N: 351, I, 192-3

[14] Isfehani, Müfredat, s.157-8

[15] Cürcani, Seyyid Şerif, Kitabut-Tarifat,Darul Kutub-il-ilmiyye  Beyrut, 1995, s.47

[16] Nahl 16/44

[17] Nesai, Ebu Abdurrahman Ahmed b. Şuayb, es-Sünen, Çağrı yay, İst 1981, İmame 10, N: 38, c.II s.97

[18] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), Had No:3081, V, 34

[19] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), No: 9189, XVIII, s.18-9; No: 26342, c.X,  s.128

[20] Ahmed, Müsned, (tah: Muhammed Şakir), No: 26010, c.X, s.67

[21] İbni Mace, Mukaddime, 1, No: 3, c.I, s.4

[22] Tirmizi, 10, İlim, No: 2663, c.V, s.37; Ahmed, Müsned, VI, s.8

[23] İbni Mace, Mukaddime, 2, No. 12, c.I, s.6

[24] Ebu Davut, I, Taharet, IV, Had. No: 7, c.I, s.17; Nesai, Taharet, 1, No: 42, I, 43

[25] Nesai, Taharet, I, No: 36, c.I, s.38

[26] Ahmed, Müsned (tah: M. Şakir), No: 9519, XVIII, s.149; Tirmizi, 17, İlim, No: 2679, V, 47; İbni Mace, 1, Mukaddime, No: 2, c.I, s.3; Tahavî, Ebu Cafer, Müşkilil Asar, Darul ilmiye, Beyrut 1994, Had. No: 535, c.I, s.159

[27] Araf 7/157

[28] Cürcani, tarifat, s.126-7; Isfehani, Müfredat 450-1

[29] İbni Sad, et-Tabakat'u-l Kübra, Neşri Sekafeti İslamiyye, Kahire 1308, c.IV, s.73; Örnekler için bak: Müslim, 16, Nikah, I, N: 1401, c.II, s.1020; Ahmed, Müsned (t: Derviş) N: 9113, XVII, s.145; Serahsi, Ebubekir Muhammed b. Ahmed, Usulû Serahsi, Beyrut 1993, c.I, s.279

[30] el-Hanbelî, Şakir, Usulül Fıkh'ı-l İslami, Güven Matbaacılık, İst, trsz, s.46; Hallaf, Abdulvahhab, İlmi Usulû Fıkıh, Kahire, 1968, s.23; Zeydan, Abdulkerim, el-Veciz, Mektebet'ü-l İslami, İstanbul 1979, s.124

[31] İbni Sad, Tabakat c.IV, s.127; Ahmed, Müsned, c.III, 212; Müslim, 44, F. Sahabe, 18, N:2453, c.II, s.1907

[32] Bak: İbni Kayyim el-Cevzi, Ebu Abdullah b. Muhammed, Medaricus-Sâlikin, Darul Kütubul İlmiyye, Beyrut trsz, c.I, s.485

[33] Abdurrezzak b. Hummam, Musannef, Pakistan 1983, N: 5974, III, 360-1; Ahmed, Müsned /tah: M. Şakir), No: 4550, c.VI, s.25; Buhari, 93, Ahkam, 3, c.VIII, s.105; Heysemî, Nureddin Ali b. Ebi Bekir, Mecmauz Zevaid, Darul Kitabil Arabi, Beyrut 1982, c.II, s.256

[34] Ahmed, Müsned (tahk: M. Şakir), N: 1345, c.II, s.343

[35] Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, Sünnet, Had. No: 616, s.109; No: 1662 İbni Mace, Mukaddime, 9, N: 61, I, s.23

[36] Tahavî, Müşkil'ü-l Asar,  II, 133

[37] Tahavi, Müskil'ü-l Asar, No: 1661, c.II, s.132

[38] Heysemi I-165

[39] Malik b. Enes, Muvatta, Çağrı yay, İst 1981,  Kur'an 15, c.I, s.205

[40] Müslim, 15, Hac, 19, No: 1218, c.I, s.890

[41] Müsned, Ahmed, c.IV, s.143

[42] el-Muhasibi, Haris, el-Akl Fehm'ü-l Kuran, Darul Fikr 1952, s.276

[43] Darimi, Ebu Muhammed Abdullah b. Abdurrahman, es-Sünen, Çağrı yay, İst 1981, 23, Fedailü'l-Kur'an, c.I, s.825

[44] ez-Zerkani, Muhammed b. Abdullah, Menahili'l Kur'an fî Ulum'i-l Kur'an, Kahire, trsz, c.I, s.29

[45] Begoviç, Ali İzzet, Doğu ve Batı Arasında İslam (trc: Salih Şaban), Nehir yay, İst trsz, s.19

[46] Abdullahb. Ahmed b. Hanbel, Sünnet, No: 115, s.27

[47] Müslim, 6, Salatü-l Müsafir, 18, N: 746, c.I, s.512; Ebu Davud, 2, Salat, 316, N: 1342, c.II, s.88

[48] Hakim, Müstedrek, tefsir, No: 3479, c.II, s.426

[49] el-Bağdadî, Hatib, el-Cami li Ahlak'i-r Ravî ve adab'i-s Samî, Beyrut 1994, I, s.120

[50] İbni Mace, Mukaddime, 16, N: 215, c.I, s.78; Ahmed, Müsned, c.III, s.127

[51] Tirmizi, 13, Fedail'ü-l Kur'an, No: 2905, c.V, s.171

[52] Hakim, Müstedrek,, tefsir, No: 3438, c.II, s.413

[53] Taha 20/123

[54] Bak: Âl-i İmran 3/190-191

[55] Sad 38/29

[56] Hicr 15/9

[57] Bu ifade beddua değildir. Araplarda samimiyet ve yakınlık için kullanılır. Hz. Peygamber de geleneklere uygun olarak bu ifade kalıbını zaman zaman sevdiği insanlara kullanmıştır.

[58] Ahmed, Müsned, c.IV, s.160; İbni Mace, Fiten, 14, No: 4048, c.II, s.1344; Hakim Müstedrek no: 6500, c. III, s. 681; Heysemi I,200

[59] Heysemi I,200

[60] Zerkani, Menahil'ü-l İrfan, c.I, s.19; Sabuni, Muhammed Ali, et-Tıbyan fî Ulum'i-l Kur'an, Dersaadet, İstanbul trsz, s.12

[61] Zeydan, el-Veciz, s.126-128

[62] Araf, 5/54

[63] İbni Kayyim el-Cevzi, Ebu Abdullah b. Muhammed b. Ebi Bekir, İlamu’l-Muvakkin an Rabbil-Alemin, Daru’l-Kütibi’l-İlmiyye, Beyrut, 1991 c.IV, s. 247

[64] Nesai, İman, 32, c.VIII, s.125-6

[65] Ahmed, Müsned, c.I, s.223.

[66] Darimi, 23, Fedailu’l-Kur’an,c.I, s.828

[67] Hanefi, Hasan, Esbab-ı Nüzûlün Anlamı Nedir? (trc: Ahmet Nedim SERİNSU) Ank. Ün. İlahiyat Fak.Der., Ankara,1998, c.XXXVIII, s.226

[68] Ahmed, Müsned, c.III, s.436; Ebu Davud, 2, Salat, 349, N:1453, c.II, s.148; Hakim, Müstedrek, Fedail, N:2089, c.I, s.756

[69] Hanefi, a.g.e., s.230.

[70] Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir) N: 6741, c.XI, s.26.

[71] Darimi, Fedailul Kuran, 9, 839; İbni Mace, 16, Fedail,no 219,I,79, Ahmet Müsned I,35



Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BURADASINIZ Makaleleri Tefsir yazıları Hz. Peygamberin Kur'an Anlayışı Çerçevesinde Kur'an-ı Kerim'i Yaşamanın Önemi