Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 2. KISIM

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
“Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: ‘Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın? (Firavun) dedi ki: Erkek çocukları öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı kâhir bir üstünlüğe sahibiz.”Ayet-i kerime, Firavun’un da bir ilahının olduğunu haber vermektedir. Bu konuya şu şekilde bir açıklık getirmek de mümkündür. “Mısır dininin belirli vasıflarından biri de hükümdara, yani Firavun’a verilen önemdir.” Eski Mısır’da Firavun; tanrıların, özellikle şahin-tanrı Horos’un himayesi altındadır. Tanrının oğludur. Yaşadığı sürece tanrı Horos’la eş tutularak kendisine tanrı sıfatıyla tapınılması gerekirdi. Nitekim ölümünden sonra da tanrı Oziris’le bir tutularak yine kendisine tapınılması gerekiyordu. Mısır’da Firavun, halkın hayatını tecessüd ettiren ve ondan sorumlu olan “kutsal kral” veya “ilahî kral” kategorisine girer. Muhtemelen Firavun’un durumu, Sümerlerdeki kralın durumu gibidir. Yeryüzünde, tanrı Anu’nun temsilcisi olan hükümdar; “tanrıların kralı” ve tanrılık nezdinde insanların temsilcisidir. Bundan dolayı tanrıyı ancak kral çağırabilir. Bu şekil bir açıklama tarzı her hâlükârda Firavun’un da bir üst varlığa iman ettiğini gösteriyor. Esasında onun rablık iddiası, yoktan bir şey yaratma anlamını içermiyor. Daha çok, söyleminde hakimiyeti şahsında topladığını ifade eden siyasal motifler egemendir. İnsanların tüm tercihlerini yönlendirmede toplumuna kendi buyruklarını referans olarak sunmaktadır. İşte burada insan, insaniyet vasfından çıktığını açık veya kapalı olarak ortaya koyuyor ki Kur’an-ı Kerim dilinde bu, rablık iddasıdır. Sıfat olarak tağutlaşma veya Firavunlaşma da denir. Konuyu özetlersek Firavun’un rablık iddiası dinî anlamda değil siyasi anlamdadır. Demek istiyor ki: “İktidarın tek sahibi benim ve bu beldede benim üstümde iktidar sahibi olmadığı gibi, kimseye de iktidar hakkında bir söz hakkı verilmemiştir.”

Bir kral veya monarkın buyruklarını geçerli kabul edip hayatı onların buyruklarına göre düzenlemek bir tapınma biçimidir. Kur’an-ı Kerim’in evrensel mesajı şu noktada düğümlenmektedir: Rab olan Allah (c.), evreni yaratıp istirahate çekilmemiştir. “Rab” kelimesinin anlamından da anlaşılacağı üzere Allah (c.) hayatımızın ölüme kadarki uzunluk, ayrıntılarındaki genişlik ve her işimizde onun rızasını gözetmek zorunda olduğumuz derinlik boyutunda tek varlıktır.

2. Kurumları ve felsefi mektepleri rableştirmek: Bu başlığın ifade etmek istediği anlam; vahiyle bağlantısı olmayan veya vahye karşı din iddiasında olan görüşleri hayatın tek yönlendiricisi olarak kabul etmenin tevhidi tehlikesini açıklamaktır. Kur’an-ı Kerim’de Allahuteala, “heva”nın ilahlaştırılmasını bir çok ayette yasaklamıştır. Heva, bireysel olduğu gibi, heva sahiplerinin bir araya gelmesiyle örgütsel ve felsefi bir şekil de alabilir. Örgütsel felsefi şekil veya bireysel olan, rabbani olanla çatışır, ilahî olana rağmen tercih görürse, bu durum kişileri ve kurumları rableştirmedir. Kur’an-ı Kerim’in deyimiyle bir tapınma biçimidir. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “De ki: Ey kitap ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olacak) bir kelimeye gelin. (Ki o da şudur) Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim.” Eğer yine yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahid olun biz gerçekten Müslümanlarız.” Allah’a (c.) isyan konusunda başka varlıklara mutlak itaat etmek onları rab makamına koymaktır. Sanırım konuyla ilgili İbn Cüreyc’in görüşleri oldukça orijinaldir: “Allah’a isyan konusunda birbirimize itaat etmeyelim. Bu ayetteki rububiyet; insanların, toplumda önderlik makamında gördüğü kişilere ibadet maksadı olmaksızın mutlak itaat etmeleridir. Onlar için namaz kılmasalar da onlara yaptıkları itaat onları rab edinmektir.”

İnsan hayatıyla ilgili helal haram tayin etme yetkisi yalnızca Allah’a (c.) aittir. Bu hükmün Kur’an-ı Kerim’deki ifadesi şöyledir: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla: ‘şuna haram şuna helal’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” Allah’a iftira olur endişesiyle birçok hukukçu içtihadi konularda kesin olarak şu helaldir veya haramdır demeyi doğru bulmamıştır. Müslümanlar, hüküm konusunda rablik taslamamak için bu kadar titiz davranırken son dönemlerde Kur’an-ı Kerim’e olan ilginin zayıflaması sonucunda batıl felsefi mekteplerin kendi hayatlarına egemen olmalarına karşı aynı titizliği göstermediler. Müslümanların, tüm bunlara karşı duyarlı olmaları ve gerçek anlamda rab olarak Allah’ı tanıdıklarının bir göstergesi olarak her şeyin ölçüsünün insanda başlayıp insanda bittiği (hümanizma), insanı aşkın hiçbir şeyin kabul görmediği ideolojilere karşı duyarlı olmaları zorunludur.

3. Din Büyüklerini ve Toplumun Yönlendiricilerini Rableştirmek:

İslam toplumunun kuruluş ve gelişim aşamasında emeği olan âlimlere ve yöneticilere göreceli bir itaat vardır. Nisa Suresinin elli dokuzuncu ayetindeki, “itaat ediniz” emrinin Allah’a ve Resulüne izafe edilip karizmatik önderlere gelince tekrar edilmeyip kendinden önceki cümleye atfedilmesi bunun kanıtıdır. Kayıtsız şartsız bir bağlılıkla dinî alandaki önderleri insaniyet makamından çıkarmak, onları rab edinmektir. Kur’an-ı Kerim bu konuda bizleri uyarmaktadır: “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rabler (ilah) edindiler ve Meryem Oğlu Mesihi de… Oysa onlar tek olan bir ilaha ibadet etmekten başkasıyla emr olunmadılar. Ondan başka ilah yoktur, o bunların şirk koşmakta oldukları şeylerden yücedir.”

İslam dinine göre âlimlerin ve yöneticilerin görevi İslam’ı tebliğ etmek ve uygulamaktır. Bu açıdan onlara olan itaat, Allah’a ve Resulüne olan itaate bağlıdır. Bu ölçü kâmil anlamda verilmediğinde, insanların bilgileri eksik olur ve itaat konusunda vahim sonuçlar ortaya çıkar. Kur’an-ı Kerim’in deyimiyle Allah’tan başkaları “rab edinilir.” Yukarıdaki ayette geçen “Hıbr” kelimesi Yahudi din âlimlerine verilen isimdir, çoğulu “ahbar”dır. “Rahip” de Hristiyan din âlimi demektir. Çoğulu “ruhban”dır. Kur’an-ı Kerim’in bu ifadesinden Yahudi ve Hristiyanların, din adamlarını tanrı veya tanrının oğlu sayacak kadar kutsallaştırdıkları anlaşılıyor.

“Kişinin derdini, Allah’a değil hahama, papaza dökmesi, Allah yerine papaza yalvarması, din adamını Allah ile kul arasında aracı yapması onu tanrılaştırmak demektir. İnsan bir noktaya gelir ki Allah’ı bırakır da kendisi gibi aciz insanı yanılmaz kabul eder. Onun her dediğine kayıtsız şartsız uyar. Dine aykırı da olsa onun sözünü yerine getirir. İşte Yüce Allah, böyle yapan insanları kınamaktadır.” Hatta ayet-i kerimenin arka planı ile ilgili şöyle bir olay anlatılır: Resulullah’ın daveti kendisine ulaştığında Şam’a kaçıp Hristiyan olan Adiy b. Hatem, daha sonra kız kardeşinin gayretiyle Müslüman olmak üzere Medine’ye getirildiğinde Hz. Peygamber (s.), mescitte Tevbe Suresi’nin 31. ayetini okuyordu. Adiy, ayet-i kerimeyi dinleyince Hristiyanların, rahiplerine tapmadığını söyleyince Hz. Peygamber de; “Ruhbanlar onlara helali haramlaştırıyorlar; haramı da helalleştiriyorlar. İnsanlar da bu hususta onlara itaat ediyorlar ki işte bu onlara tapınmadır.” buyurmuştur.

Yukarıdaki ayetten anlaşılan, helal ve haram tayin etme yetkisinin mutlak anlamda Allah’a ait olduğu gerçeğidir. Fakat Müslümanlar arasında bile öyle ilginç helal ve haramlar türemiştir ki bunların hiçbirisinin dayanağı vahiy değildir. Vahye rağmen helal ve haram tayin etmek bir şirk kültürüdür. Ayet-i kerimenin kendisini ve nüzul ortamını evrensel planda değerlendirirsek görürüz ki iktisadi, sosyal, siyasi, hukuki ve eğitim kurumlarıyla ilgili binlerce helal ve haram uydurulmakta ve bunlar daha sonra din(den) diye dayatılmaktadır. Müslümana düşen görev, kişiler veya tüzel kişi dediğimiz kurumlar bazımda da olsa helal ve haram noktasında yapılmış olan değerlendirmeleri vahye göre test etmektir. Vahiyden onay almayan hükümleri sahiplerine reddetmek gerekir. Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olan hükümlerin İslam dinine göre ilmî bir değeri yoktur.

Gerçek olana uygun olamayan, hak esası üzerine yürümeyen, Allah’ın emirlerine aykırı bulunan, Allah’ın kanunlarına karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Âlimlerin kıymeti, onların ilmi haysiyetleriyle ve Allah’a olan kulluklarıyla orantılıdır. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ilmi haysiyetten uzak birer tagutturlar.

Şeytanlara, tagutlara, firavunlara, putlara ve haçlara tapmak nasıl bir şirk ise, âlimlere kuluk; onlara haddinden fazla kıymet vermek, şahsi görüşlerine, heva ve nefislerine göre verdikleri keyfi fetvalarını revaçlandırmak da şirktir. Onların, Allah’ın emirlerine aykırı olan hatalarına itaati uygun görmek, kısacası; Allah ne diyor diye düşünmeden onların vahye tamamen ters olan görüşlerine uymak küfürdür. Allah’ı (c.) bırakıp başkalarına tapmaktır. Maalesef Yahudi ve Hristiyanlar böyle yapmışlar, ahbar ve ruhbanlarına rab dememişlerse de rab gibi tutmuşlar, hüküm koyucu olarak tanımışlardır.

Kur’an-ı Kerim, rububiyet makamının mutlak anlamda Allahuteala’ya ait olduğunu ifade ederken Rabbimizin, bu makamı hiçbir varlıkla paylaşmayacağını vurgulamıştır. Buna bağlı olarak şunu söyleyebiliriz: İslam’da âlim yeni bir din koyucusu değildir. O, fonksiyonel anlamda peygambere vekalet eden kişidir. Lafzî ve kevnî ayetleri okumak, tefsir etmek ve onlara göre pratik yapmak suretiyle İslam’ı yaşanabilir hâle getiren üstün bir insandır. Fakat bu üstünlük ne kadar âlim, takva sahibi ve ihlaslı da olsa insaniyet vasfı ile sınırlıdır. İnsani varlık sınırını aştırarak onlara peygamber gibi muamelede bulunmak veya insan üstülük vasfı vermek kişiyi İslam dininden çıkarır.

B. Varlıkların Sayısı Olarak:

Âlemin yaratılışında, sevk ve idaresinde bir otorite çatışmasının imkânsızlığını Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayetten öğreniyoruz. Şu ayet-i kerime, otorite çatışması olsaydı ortaya çıkacak olan vahim neticenin nasıl olacağını bize haber vermektedir: “Eğer (yerde ve göklerde) Allah’tan başka ilahlar olsaydı (yerin göğün düzeni bozulur) fesat meydana gelirdi…” Evrendeki düzen ve her şeyin sünnetullaha uygun bir şekilde devam eden seyri, mutlak anlamda rab olarak Allah’ın hakimiyetini göstermektedir. Tüm bunları göremeyen müşrikler, sayısal olarak da çok ilahlığı kabullenmişlerdir. Kur’an-ı Kerim, bize bazı insanların sayısal anlamda rab edinme biçimlerini de haber vermektedir.

1. Monoteist Rab Anlayışı: Monoteizm denilen inanç biçiminde ilah sayısı birdir. Fakat bu bir olan varlık hem sayısal birliği ifade eder hem de Allah’ın dışında insanın ürettiği bir varlık da olabilir. Bu açıdan tevhidle monoteizm birbirinden ayrı ayrı şeylerdir. Tevhidin ekseninde Allah ve onun yaratmada, kanun koymada, isim ve sıfatlarında tekliği ve eşsizliği ilkesi vardır. Tek olarak tapınılan herhangi bir varlık monoteizmin özünü oluşturur. Bu, bir insan, hayvan, tabiat gücü veya somut bir varlık olabilir. Fakat aynı şeyleri tevhidin tanımı için söylemek mümkün değildir.

Kendisini sayısal anlamda tek ilah olarak tanıtan Firavun, monoteist/Allah dışı tek tanrıcıl inancın tipik bir örneğidir. Onun bu iddiası Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde hikâye edilir: “Firavun dedi ki: Ey meclis sizin için kendimden başka ilah tanımıyorum… Hatta kendinden başka birisi tanrı olarak tanınırsa bunu yapanlara karşı terör estirip işkence yapacağını ve zindana atacağını ilan etmiştir: “(Firavun) dedi ki: (Ey Musa) Eğer benden başka birisini ilah kabul edersen seni zindana atarım.

Güncel bir değerlendirme yapmak gerekirse şunları söylemek mümkündür: Allah’tan başka birisi veya herhangi bir kurum Allah’a rağmen yaratmada ve emretmede mutlak yetkili kabul edilirse bu da bir rab edinme şeklidir.

2. Dualist Rab Anlayışı:Ya ikili bir rab anlayışının veya Allah’la beraber başka bir ilahı rab olarak kabul etmenin bir tezahürü olan dualist anlayış katıksız bir şirktir. Allah (c.) kendisiyle beraber bir başka ilahı rab edinmeyi kesinlikle yasaklamıştır: “Allah dedi ki: iki ilah edinmeyin; O, ancak tek bir ilahtır. Öyleyse benden, yalnızca benden korkun. Ayet-i kerimesi dualist anlayışa bir reddiyedir. Allah’la beraber bir başka ilahın kabul edilmesi akıllı bir davranış değildir. Böyle çirkin bir anlayışa ilahî irade de kınamada bulunmuştur: “Allah ile beraber başka bir ilah edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun. Çünkü, Allah (c.) dışında kendisine güvenilen hiçbir varlık mutlak bir kudret ve kuvvete sahip değildir. Böyle bir varlığa güvenen kendi hâline terk edilecek olursa Allah’ın lütfundan da mahrum kalır.

Hayatı yönlendirip yönetmede Allah’la beraber bir başka varlık veya kurumu mutlak otorite olarak görmek tevhidin özüne aykırı bir davranıştır. Fakat, birçok insan bunun şirk olduğunu anlayamamaktadır. Allah’la beraber, fiziki varlığı olan bir put ilah kabul edildiğinde bunu şirk olarak kabullenen birçok kişi, hüküm konusundaki otorite paylaşımını ideolojilere veya onların kurumsal biçimine verdiğinde bunun rab sayısını artırma olacağını anlayamamaktadır.

3. Politeist Rab Anlayışı: Birçok ilahı rab olarak kabul eden politeist anlayış, beraberinde ruhi sıkıntıları da getiren çoğulcu bir inanış şeklidir. Çok ilahlılık dediğimiz politeizmi sadece putçuluk şeklinde anlamak, kavramın anlam alanını daraltmak demektir. Klasik putçulukla politeizmi birbirine karıştıran kişiler çok tanrıcılığı doyasıya yaşarken kendilerini yine de çok ilahlı bir insan olarak görmezler. Onların bu yanlış anlayışlarının nedeni Kur’an-ı Kerim’deki ‘rab’ ve ‘ilah’ kavramlarının anlamlarını bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, birçok ilahı rab olarak kabul eden kişiyi ve onun ruh hâlini şu ayet-i kerimede kendi mükemmel üslubuyla şöyle dile getirmiştir: “Allah bir örnek verdi: kendisi hakkında uyumsuz, geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd yalnızca Allah’adır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.” Ayet-i kerime, bir yönüyle şirkin seküler versiyonunu gösterdiği gibi bir yönüyle de Allah’tan başka birilerini rab olarak kabullenmenin insan hayatındaki kötü izlerini temsil hâlinde bizlere sunmaktadır.

“Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kastolunmadığını açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara birbirinden çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı mabutlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen mabudlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin kendi ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderleridir, kanun koyucularıdır, ticari ve iktisadi güçlerdir vs. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar. Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışırlar. Elbette her birisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken diğeri zelil etmeye çalışır başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır. Velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da hâlisane bir kalple tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah’a kulluk etmek ve onun dışındaki her şeyden kesilmektir.”

Allahuteala’nın yaratma ve emretmede tek ilah olduğunu fonksiyonel biçimde Kur’an-ı Kerim ayetleriyle insanlara ilan eden Hz. Peygamber (s.), Müslümanların gaflet hâlinde kalarak şirkin çekim alanına girmemeleri için; Allah’tan başka ilah olmadığını içeren “Kelime-i Tevhidi” müminlerin sık sık okumalarını emretmiş ve bu çerçevede şöyle buyurmuştur: “Kim, ortağı olmayan bir Allah’tan başka tanrı yoktur, mülk onundur, hamd ona mahsustur, onun her şeye gücü yeter.” şeklindeki sözleri sabaha eriştiğinde on defa söylerse, bu yüzden kendisine yüz sevap yazılır, yüz günahı silinir, bir köle hürriyete kavuşturmasına denk olur. O andan akşama kadar da korunur. Bunları akşama çıktığında söyleyen kişiye de aynısı verilir. Bu hadiste Hz. Muhammed (s.), on defa tevhid okuyanın alacağı sevaptan ve manevi hazdan bahsederken bir başkasında da; “Kim, Allah’tan (c.) başka ilah yoktur. O, tektir, ortağı yoktur, mülk Onundur, hamd Ona mahsustur. O, her şeye kadirdir sözlerini günde yüz defa söylerse...” buyurmak suretiyle, önceki hadiste olduğu gibi sevap alacaklarını bizlere haber vermiştir. Kelime-i Tevhid okumanın sevabını anlatan başka hadisler de vardır. Konuyu uzatmamak için onları şimdilik buraya almamakla beraber hadislerden çıkan sonuca göre şu gerçeği vurgulamak gerekir: Hadis-i Şerif’in metnindeki; “Her kim ki Allah’tan başka ilah yoktur derse...” ifadesinden, kelime-i tevhid okumanın belirli bir gruba değil herkese şamil olduğunu çıkarıyoruz. Hadisten çıkan önemli bir sonuç da; “on defa okursa” veya “yüz defa söylerse” ifadelerinin çokluk bildirmek için söylenebildiği gibi, gerçek sayı da olabilir. Bu durumda her Müslüman, imanını yenilemek ve Allah’la olan inanca bağlı iletişimini devam ettirebilmek ve tevhidi koruma noktasında uyanık kalabilmek için Hz. Peygamberin (s.) belirlediği miktarda kelime-i tevhid okumak zorundadır. Zorundadır, çünkü sünnetin bağlayıcı olması ve Hz. Peygamber’in bizler için bir değer ifade etmesi bunu gerektirir. Hz. Peygamber de anlamı kavranarak ve kavranılan bu manaya göre hayatın anlam kazandığı şuurlu tevhid okuma biçimine verilecek sevabı şöyle dile getirmiştir: “Bir kul ihlasla, “la ilahe illallah” derse büyük günahlardan kaçındığı sürece gökyüzü kapıları ardına dek ta arşa kadar açılır.

Hz. Peygamberin dilinden faziletini öğrendiğimiz ve mümin olabilmek için içeriğine mutlaka iman edilmesi gereken kelime-i tevhidi, anlamını kavrayarak okuyan kişinin hayatında bazı değişiklikler olur. Bu değişiklikler şunlardır:

  1. Kelime-i tevhidi içten söyleyen kişi kısır görüşlü olmaz.

  2. Bu kelimenin verdiği güçle mükemmel bir şahsiyet edinir.

  3. Zillete varmayan bir tevazu kazanır.

  4. İnsan bu kelime sayesinde kurtuluşunun salih amellerle olduğunu bilir.

  5. Tevhid kelimesini okuyan kişi ümitsizliğe kapılmaz.

  6. Bu kelime sayesinde kuvvet ve azamet kazanır.

  7. Kelime-i tevhid’in anlamını kavrayan kişi, Allah’ın emirlerine sıkı sıkıya bağlı kalır.

Kelime-i tevhid okumak; hayatı kendisiyle anlamlandırmada hesaba katılmayan ve bedeli olmayan bir takım kelimelerin tekrarı değildir. Mücerred olarak, ‘Allah (c.) her şeyin yaratıcısıdır.’ demek insanın kurtuluşu için yeterli olmaz. Kabul edilip “ikrar” edilen kelime-i tevhidin bir bedeli vardır. Bedeli; Allah’a sınırsız bir sevgi duymak, onun emirlerine boyun eğmek ve tam bir teslimiyet; ibadeti yalnızca ona mahsus olarak yapmak, bütün sözlü ve fiili davranışlarda en yüce değer olarak Allahuteala’nın rızasını gözetmektir. Bu hasleti kazanabilmek için de iman nurumuzun artarak onun gücüyle, kalpteki her türlü şüpheyi ve kötü tutkuyu imha etmesi gerekir.

Mümin kul, kelime-i tevhidin manasını kavrayıp gönlünde oluşturduğu yakin hâline göre tevhidin övülen iki derecesinden birini veya her ikisini de kazanabilir. Kazanacağı bu iki hâlden birisi; “Kusûdî tevhiddir” ki sadece Allah’ı (c.) kasd ve irade etmek; daha doğrusu, Allah’ın (c.) kast ve irade ettiği şeyi kasdetmek hâlidir. Bu durumda kul kendi iradesinden fâni, Rabbinin iradesiyle bakidir. Selefin tevhidi budur. “La maksude illallah.” Kulun ulaşması gereken ikinci tevhid de, şuhûdî tevhiddir. Vecde gelen ve kendinden geçen kulun sadece Hakkı görmesi ve masivayı görmemesidir. Bunlar istiğrak hâlinde iken masivayı ve çokluğu görmezler. Ama kendilerine geldikleri zaman masivanın varlığını kabul ederler.

Tüm bunlardan çıkan sonuca göre mümin kula düşen görev, Kur’an-ı Kerim ayetlerini huşu ile okuyup ayetler üzerinde düşünmek suretiyle imanını yakine kavuşturmaktır. Kelime-i tevhitle kazanmış olduğumuz imanımıza bir tecavüz olursa tevhidi muhafaza için gerekirse şehadeti seçmek gerekir. Çünkü kelime-i tevhidin anlamını üzerinde tecelli ettiremeyen bir kişi ebedî olan hayatı kaybetmiştir. Ebedî olan hayatı kaybetmemek için de kelime-i tevhitle imanı sık sık yenilemek gerekir.

Bazı söz ve davranışlar vardır ki kelime-i tevhidi bozar ve kişinin İslam’dan uzaklaşmasına neden olur. İslam âlimleri kelime-i tevhide aykırı olan ve imanın yok olmasına sebep olan bu on hususu şu şekilde tespit etmişlerdir:

1. Allah’a (c.) ibadette başka varlıkları ona şirk koşmak.

2. Allah’la (c.) kendi arasına aracı varlıklar koyup onlara duada bulunup isteklerini onlara bildirerek şefaatlerini ummak; işlerinin sevk ve idaresinde onlara tevekkül etmek.

3. Hz. Muhammed’in (s.) getirmiş olduğu hidayetin dışında bir yolun doğruluğunu kabul edip bu batıl yolun hak olduğuna inanmak.

4. Müşrik olduğu kesin delillerle belli olan birisinin müşrikliğini kabul etmemek ve onların yaşam tarzlarının doğruluğuna inanmak.

5. Hz. Muhammed’in (s.) getirmiş olduğu ilahî emirlerden herhangi birisine kin duymak ve hoşlanmamak.

6. Allah’ın (c.) göndermiş olduğu emir ve yasaklarla alay etmek.

7. Sihre ve onun insan hayatında tasarrufunun olduğuna inanıp sihir yapmak, yaptırmak ve yapılmasına razı olmak.

8. Müşriklere arka çıkıp Müslümanların aleyhine yardımda bulunmak.

9. “Bazı insanların Hz. Peygambere uymasına gerek yoktur.” biçiminde bir inanca sahip olup Hz. Muhammed’in (s.) getirdiği hidayetten ayrılmak.

10. Allah’ın (c.) dininden kasıtlı olarak yüz çevirip inkâr ederek İslami hükümleri uygulamamak.

İrtidat gibi ağır bir günahla karşı karşıya gelmemek için kişinin kendisini sürekli denetlemesi ve din öğrenimini kaynaklardan yapması gerekir.

Ragıb el-İsfehani, Müfredat, s. 632.

Bkz: Naziat 79/24.

Araf 7/127.

Yıldırım, Suat, a.g.e, s. 362.

Bkz: 25/43, 45/23.

Âl-i İmran 3/64.

Havva, Said, el-Esas fi’t-Tefsir, II, 361.

Taberi, a.g.e, III, 302.

Mevdudi, a.g.e, III, 59.

Nahl 16/116.

Alusi, Şihabuddin Muhammed, Ruhu’l-Meani, VII, 482.

Tevbe 9/31.

İbn Kayyım, İ’lamu’l-Muvakkıîn, II,169.

Ateş, Süleyman, Kur’an-ı Kerim Tefsiri, III, 1136.

İbn Kesir, Tefsir, II, 333.

Yazır, a.g.e, IV, 216.

Enbiya 21/22.

Kasas 28/38.

Şuara 26/29.

Nahl 16/51.

İsra 17/22.

Zümer 39/29.

Bulaç, Ali, Nuhun Gemisine Binmek, 18-19.

Mevdudi, a.g.e, V, 104.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, İstanbul, 1981, V, 420.

Buhari, Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail, el-Camiu’s-Sahih, İstanbul, 1981, VI, 337-339.

Tirmizi, Kitabu’d-Deavât, V, 575.

Kahtâni, Muhammed b. Sah’d, el-Velâ ve’l-Bera, Riyad 1406, s. 65-68.

İbni Kayyim, Medaricü’s-Salikîn, Beyrut, 1995, I, 308-309.

Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, 1995, s.534

Sâbuni, Kıbes Min Nuri’l-Kur’an-ı Kerim, Şam, 1987, III, 119.

Beydavî, Nasiruddin Ebu Said Abdullah b. Ömer, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil (Mecmu‘u’t-Tefasir içerisinde) İstanbul 1984, III, 544-546.

Kahtani, Muhammed Salim, el-Vela ve’l-Bera fi’l-İslam, Riyad 1406, s. 75-76.



Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BURADASINIZ Makaleleri Tefsir yazıları MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 2. KISIM