Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 3. KISIM

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfEn iyi 
Günahlarla, Allah (c.) katındaki değerinden bir şeyler kaybeden insan, istiğfar ve tevbeyle kendinin kul olduğunu, Allah’ın da Allah olduğunu hatırlamak suretiyle kaybettiği insani değeri gereken bedeli ödeyerek yeniden elde eder ve şerefini korur. Aşağılara düşmez. İnsanı düşüşten koruyan istiğfar ve tevbe yolunu daha iyi kavramak için kelimelerin etimolojik ve terminolojik olarak ele alınması gerekir.

Kelime anlamı olarak istiğfar; örtmek, perdelemek anlamlarına gelen “gafr” sözcüğünden türemiştir. Başı koruyan ve demirden yapılmış olan “miğfer” de, aynı köktendir.Kirden, pastan koruyan elbise de bu kelimeden türemedir. Örtme, örtbas etme anlamlarına gelen istiğfarın terimsel anlamı ise insanın, yapmış olduğu salih amelleri az görüp onlara yönelmesi, kötü amellerini gözünde büyütüp onlardan kaçınması ve isyan içerikli eylemlerinin çirkinliğini fark ettikten sonra Allah’tan bağışlanma talebinde bulunmasıdır. İstiğfar; fasid, kötü olan durumların sözle ve fiille düzeltilmesidir.

Kulun, “Allah’tan bağışlanma istemi olan ‘istiğfar’ kavramıyla “tevbe” kavramını beraberce kullandığımız için bu çalışmada tevbe kavramının da izah edilmesinde fayda görüyoruz. Bundan dolayı “tevbe”nin de çeşitli yönlerden açıklığa kavuşması gerekiyor. Buna göre tevbe, en güzel bir biçimde günahı terk etmektir. Tevbe, özür beyan etme şekillerinin en güzeli olup çirkinliği sebebiyle günahı bırakmaktır. Kendisinden meydana gelen çirkin iş sebebiyle insanın, yaptıklarından pişman olmasıdır. Tevbe; pişmanlıktır, geçmiş hataların verdiği iç sancısıdır. O, gönülde alevlenen bir ateş, ciğerde iyileşmeyen bir yaradır. Eziyet veren elbiseyi (kötü huyu) atıp faydalı olanı giymek, kötü huyları iyi huylarla değiştirmektir. Allahuteala’ya yönelmiş olan peygamberlerin de sıfatı olan tevbe; kalpte bulunan kötülükte ısrar düğümünü çözüp Allah’a dönmek ve Allah’ın (c.) haklarını eksiksiz olarak yerine getirmektir. Küfürden imana dönmek kâfirlerin, kötü işlerden iyi işlere dönmek fasıkların, kötü huylardan iyi ahlaka dönmek iyilerin (ebrarın), masivadan Hakka dönmek nebi ve velilerin tevbesidir. Avam günahtan, havas gafletten tevbe eder.

İncelemeye çalıştığımız istiğfar ve tevbe kavramları arasındaki farkı İbni Kayyim (ö: 751/1350) şu şekilde açıklamıştır: “İstiğfar; geçmişte yapılan şeylerin şerrinden korunma isteğidir. Gelecekte olabilecek çirkin amellerin şerrinden korkulması nedeniyle korunma talebi ve bu talebin bir ifadesi olarak Allah’a dönüş de tevbedir. Eğer günah geçmişte yapılmışsa onun şerrinden korunma arzusu istiğfar, şayet; günahın tekrar yapılmasından korkuluyor ve bir daha yapmama hususunda kalbin kesin bir kararı varsa bu da tevbedir.”

Aralarında çok az bir fark olan istiğfar ve tevbenin zamanı, belirli bir vakti var mıdır? Bu sorunun cevabını aradığımızda Kur’an-ı Kerim’de çeşitli şekillerde bulabiliyoruz. Cenneti kâmil iman ve salih amelleriyle elde etmiş olan müminleri bizlere tanıtan Cenab-ı Allah, onların “istiğfar” vakitlerini anlatırken gereken mesajı vermektedir. İlgili ayette müminlerin istiğfar vakti şöyle tanıtılmıştır: “(Günahlardan) korunanlar, cennetlerde, çeşme başlarındadırlar; Rabblerinin, kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar bundan önce güzel davranırlardı: Geceleri pek az uyurlar ve seherlerde onlar istiğfar ederlerdi. Övülen bu insanlar, geceleyin namaz kılmak için kalkıp geceyi ihya ederken istiğfar etmeyi de sehere ertelerler. Çünkü o vakitte Allahuteala’nın rahmeti kullarının üzerine daha çok iner. Seher vakitlerini değerlendiren kullarından övgüyle bahseden Yüce Allah, şu ayet-i kerimede de bizler için kendinden bağış dilenilecek vakti bildirmiştir: “Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, hayır için mal harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri (Allah’tan bağışlanmalarını dileyenleri Allah) görmektedir.

Ayetlerde değerlendirmesine işarette bulunulan seher vaktinin tâyini ile ilgili şunları söylemek mümkündür: “Seher; fecrin tuluundan (fecr-i sadık dediğimiz sabah namazı vaktinin girişinden) biraz evvelki vakittir ki güneş tekrar doğmaya, beşeriyet âlemine yeni bir faaliyet-i hayatiye gelmeye yüz tutmuş olur. Bu, bir feyizli andır, nezih ruhların neş’eyâb olacakları bir zamandır. Kalplere bir ilahî zevk ve inşirahın tesir edeceği ruhani bir demdir. Binaenaleyh, böyle bir zamanda gaflet uykusundan uyanarak namaz kılmak, zikir ve tesbihte bulunmak, Cenab-ı Hakk’a arz-ı ubudiyette bulunarak tazarru ve niyaza devam etmek ne güzide bir harekettir. Nasıl güzide olmasın ki bu anda yapılan ibadetlere, istiğfarlara lisan-ı Kur’an-ı Kerim ile büyük bir kıymet veriliyor. Artık bu pek kıymetli bir zamanın füyüzatından nasibdar olmaya çalışmalı değil miyiz? Seherin kıymetini bilen Yakub (a.) da, oğullarının: “Ey babamız! Bizim günahlarımızın bağışlanmasını dile. Gerçekten biz günah işledik.dediklerinde, babaları Yakub (a.) hemen, “dua edeyim” şeklinde bir cevap yerine, gelecek zamana delalet eden bir cümle kurarak; “Sizin için, Rabbimden bağışlanma dileyeceğim.’ dedi. Şüphesiz o, bağışlayandır, esirgeyendir. Müfessirlerin çoğu, Hz. Yakup’un (a.) çocukları için dua ve bağışlanma talebini seher vaktine ertelediği görüşündedirler. Çünkü seher vakti, vakitlerin en şereflisidir. Dolayısıyla bu vakitlerin güzelce değerlendirilmesi gerekir. Hz. Yakup da (a.) bunu yapmıştır.

İstiğfar ve tevbenin en önemli vakti ise genişlik vakti dediğimiz ölüm sarhoşluğu (sekerat) gelmeden önceki zamandır. Sekerat hâli dediğimiz sürecin başlamasıyla beraber “gayba iman” dönemi bitip şehadet dönemi başlamış olur ve bu süreçte yapılan tevbenin özünü; “ölüm korkusundan dolayı Allah’a dönüş” oluşturduğu için, Allahuteala kabul etmez. Bu durumun en tipik örneklerinden birini sergileyen Firavun’un tevbesini Kur’an-ı Kerim bizlere şöyle hikâye etmiştir: “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri de zulmetmek ve saldırmak için onların arkalarına düştü. Nihayet boğulma kendisini yakalayınca (Firavun): “Gerçekten İsrail oğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım.” dedi. ‘Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiş, bozgunculardan olmuştun.’ denildi.” Ayette anılan kişi, boğulma anına tevbeyi ertelemek yerine teklif anında özgürlüğünü kullanmak suretiyle bir kere tevbe etse kendisine yeterdi. Fakat o yaşamaktan ümidini kestiği; “yeis” hâline tevbesini ertelediği için Allah da kabul etmedi.

Önemine binaen tüm peygamberler ümmetlerini tevbe ve istiğfara çağırmışlardır. Nitekim, bozulma dönemi yaşayan kavmine Hz. Hud da (a.), diğer peygamberlerin yaptığı gibi şu çağrıyı yapmıştır: “(Hud dedi ki:) Ey kavmim, Rabbinizden bağış dileyin/istiğfar edin; sonra da ona tevbe edin ki üzerinize bol bol rahmet göndersin (yağmur yağdırsın). Kuvvetinize kuvvet katsın. Suç işleyerek (Allah’tan) yüz çevirmeyin.” Rivayete göre, Âd kavmine üç sene yağmur yağdırılmadı. Neredeyse helak olacaklardı. Bunun üzerine Hud (a.), kavmine “istiğfar” etmelerini tavsiye etti. Fakat ayetten öğrendiğimize göre, istiğfar etmeden önce yerine getirilmesi gereken bazı şartlar vardır ki bunlar; önce küfürden ve şirkten dolayı istiğfar edilecek, sonra da Allah’a itaat edilip onun dini üzerine dosdoğru yürünülecektir. Şartlar yerine geldiğinde Allah (c.), kullarının isteklerine cevap verir ve onları hiçbir zaman darda bırakmaz.

İstiğfar ve tevbe etmemenin felaket getireceğine işaret eden başka ayetler de vardır. Bu çerçevede şu ayeti delil olarak getirebiliriz: “Oysa sen onların içinde bulundukça Allah, onlara azap edecek değildi ve onlar istiğfar ederken (içlerinde istiğfar edenler var iken) de Allah, onlara azap edecek değildi. Ayet-i kerimenin iniş nedeni, bazı Mekkelilerin Hz. Peygambere meydan okuyup acele olarak felaket istemeleridir. Gönderilen bu ayet onlara cevap niteliğinde olsa da tüm zamanları kuşatacak bir mesajı da içermektedir. Ayetten azabın gelmesini önleyen iki emanı öğreniyoruz. Bunlar; Allah’ın Resulünün varlığı ve Allah’tan istiğfar dilemedir. Allah’tan gelecek bir felaketi önleyen bu iki garantörden birisi bugün yoktur. Resulullah vefat etmiştir. Geriye sadece istiğfar okumak kalmıştır.

Kendisinin varolduğu topluma azabın gelmeyeceği müjdelenen Hz. Muhammed (s.) de kendisini istiğfar okumaktan müstağni görmemiştir. Ona istiğfarda bulunmayı, tefsirini yapmaya çalıştığımız ayette Allah (c.) emretmiştir. Ayeti bir defa daha hatırlayalım: “...Kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için (Allah’tan) mağfiret dile (istiğfar et)... Ayetin metninde geçen ve Hz. Peygambere izafe edilen “günah” meselesi, peygamberlerin ismetiyle ilgili bir konudur. Konuyu uzatmadan, şu tespitleri aktarmanın faydalı olduğu kanaatini taşıyoruz: “Bazı mutaassıp insanlar, peygamberleri kişiliği ve insani özellikleri olan belli bir şahsiyet olarak değil de efsanevi bir varlık olarak anlatmaya çalışmışlardır. Bir şahsın efsanevileştirilmesi demek, onun örnek edinilecek insani vasıflarının da belirsizleşmesi ve “usve-i hasene” olma niteliğini kaybetmesi demektir. Bu bağlamda Hz. Peygamberle (s.) ilgili olarak, şunları söyleyebiliriz: O, bir melek değildir ve Allah (c.) bildirmedikçe gaybı bilmez. Bir beşer olarak, zaman zaman unutma, yanılma ve yanıltma sebebiyle “hiç hata etmez” bir kişi değildir. “Hurmaların aşılanması”, harp stratejisi ve benzeri hadiselerde belirtildiği gibi ancak tecrübe ile bilinebilecek konularda Allah öğretmemiş veya bir biçimde kendisi yaşayıp denememişse, konunun uzmanından daha iyisini bilemeyeceğine ve bu sebeple de yaptığı tahminlerinde yanılabileceğine kanaat getirilebilir. Ancak, vahye muhatap olması nedeniyle, unutma ve yanılmalarından dolayı işledikleri yüzünden, Yüce Allah tarafından zamanında uyarılmış ve günaha düşmekten korunmuştur.

Allah’ın (c.) koruması altında bulunan Hz. Peygamber (s.), kulluk bilincini en üst seviyede taşıyan bir insan olarak istiğfar okuma konusunda bizlere örnek olmuştur. Onun hadislerini araştırdığımızda, istiğfar okumanın önemine işaret eden bir çok malzeme bulmak mümkündür. Allah Resulü bir hadislerinde, istiğfarla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Vallahi, ben günde yetmiş defa Allah’tan bağışlanmamı diliyor ve ona tevbe ediyorum.” Aynı konuyla ilgili başka bir hadiste ise Hz. Peygamber (s.) şöyle buyurmaktadır: “Ben, Allah’a günde yüz defa istiğfar ediyorum.” Kelime-i tevhid okumanın önemi konusunda ifade ettiğimiz gibi, bu konudaki “yetmiş” veya “yüz” rakamları çokluk da bildirebilir veya gerçek anlamdaki sayıya da işaret edebilir. Burada bilmemiz gereken, Hz. Peygamberin (s.) çok sayıda istiğfar okuduğudur. “Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru bir yola iletir. şeklinde ilâhi bir lütuf elde eden Hz. Muhammed (s.), günde yüz defa tevbe eder ve Allahuteala’dan bağışlanma dilerse biz ne yapmalıyız? Zihin, kalp, ruh, göz, kulak ve benzeri organları sürekli kirlenme altında olan kimselerin, Hz. Peygamberi (s.) örnek alarak daha çok istiğfar okumaları gerekir. Özellikle, ideolojik kirlenmenin dayatma şeklinde olduğu mekânlarda yaşayan Müslümanlar, her an kalplerini ve zihinlerini kötü düşüncelerden arıtmak için daimi bir istiğfar bilinci yaşamalıdırlar. Kendimizi korumak için Hz. Peygamberin öğrettiği “Seyyidü’l-İstiğfar” duasını Allah’la konuşuyormuş gibi, ezelde verdiğimiz sözü onun huzurunda tekrarlıyormuşçasına bir bilinç içerisinde okumalıyız. Tüm istiğfar dualarının başı sayılan bu duanın anlamı şöyledir: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ben, gücümün yettiğince sana verdiğim söz üzerineyim. Yaptıklarımın şerrinden, sana sığınırım. Üzerimdeki nimetini itiraf ederim. Sana günahlarımı da yalnızca sana itiraf ederim. Günahlarımı bağışla. Çünkü günahları ancak sen bağışlayabilirsin.” Kim, bu istiğfarı inanarak sabahleyin söyler ve o gün akşama erişmeden ölürse, cennetliklerdendir. Yine inanarak geceleyin söyleyip de sabaha çıkmadan ölürse o da cennetliklerdendir.” buyurmuştur. Burada kavramamız gereken, istiğfar okumanın zorunluluğu ayetlerle ve sünnetle ortaya konmuşken bunun “Muhammedî bir model” olduğunu unutup sadece tasavvufi ekollere mensup olanlara özgü kılmanın yanlışlığıdır. Zira, Allah’tan bağış dileme her insanın muhtaç olduğu bir durumdur. Yalnızca tasavvufi ekollerdeki insanlarla aynileştirmek büyük bir hatadır. Nitekim, Peygamber (s.)’in şu buyruğunda olduğu gibi diğer buyruklarında da genelleme vardır: “Kim, amel defterinin kendisini sevindirmesini isterse o deftere istiğfarı çokça yazdırsın. Burada şunu söylemek mümkündür. Tasavvuf okulları istiğfarı günlük olarak disipline etmiştir.

Anlatılan biçimde tevbe ve istiğfardan hayırlı sonuçlar elde edebilmek için gözetilmesi gereken bazı şartlar vardır. Bu şartlar yerine getirilmeden tevbe sahih olmaz. Bunlar; kalbin alışkanlık kazanmış olduğu kötülüklerde ısrarı terk etmesi, yapılan günahlara pişmanlıktan dolayı istiğfarda bulunması, her hak sahibine hakkını vermesi ve kulağı, gözü, dili, burnu, elleri, ayakları, hepsinin başı olan kalbi, bir daha günaha düşmekten korumasıdır. Tevbenin öz olarak altı şeyi içermesi gerekir. Sadece dille tevbe edip fiiliyatta gereğini yapmamak, yalancıların tevbesidir. Yalancılar gibi tevbe etmemek için şu altı hususa riayet etmek gerekir.

1. Geçmiş günahlardan pişmanlık duymak.

  1. Farzları yerine getirmek.

  2. Başkalarına haksızlık etmeyi terk etmek.

  3. Hasımlarla helalleşmek.

  4. Bir daha günaha dönmemeye azmetmek.

  5. Nefsi günahta büyüttüğün gibi Allah’a (c.) itaatte eritmektir.

Sufilere göre ise günahlardan tevbe etmenin sekiz şartı vardır:

  1. Geçmişte yaptıklarına pişman olmak.

  2. İçinde bulunduğun anı terk etmek ve Hakk’ın senin için takdir ettiğine boyun eğmek.

  3. Gelecekte, daha önce yaptıklarını işlememe konusunda kararlı olmak.

  4. Kul haklarını ödemek.

  5. Allah’a karşı yerine getirilmemiş kulluk görevlerini kaza etmek.

  6. Riyazet ve nefis terbiyesi yoluyla haramlardan oluşan vücuttaki yağları ve etleri eritmek.

  7. Yiyeceğin, içeceğin ve giyeceğin helal olmasına dikkat etmek.

  8. Kalbi; nefret, hile, kurnazlık, haset, kin, hırs ve ölümü unutma gibi kötü duygulardan temizlemek.

  9. Kötü insanlardan uzak durmak ve onların meclislerine katılmamak.

  10. Salih ameli çok yapmak.

Herkesin tevbesi kulluğu idrakine göredir. Allah’ın öyle kulları vardır ki onlar kendilerini günahlardan azami şekilde korumaya çalışırlar. Onların tevbesi, vakti boşuna harcamaktandır. Çünkü, vakti iyi değerlendirememek, onları noksanlığa götürür ve murakabenin nurunu söndürür. Vakit üzerinde yapılan her türlü savurganlık her insan için acilen tevbe edilmesi gereken bir suçtur. “Kişinin günahlarından dolayı tevbe etmesi fevri (hemen yapılması gereken bir tevbe) mi, yoksa tevbeyi erteleyebilir mi?” konusu tartışılmıştır. Genelde ulema, tevbeyi tehir eden kulun Allah’a dönüşü ertelediği için günahkâr olduğunu ve bundan dolayı da ayrıca tevbe etmesinin gerektiğini söylemiştir. Zira, kul tevbe edene kadar kendisinin “âsi” ismi gitmez. Nasıl ki Müslüman olana kadar küfreden inkârcılardan “kâfir” isminin gitmediği gibi. Bu açıdan, “isyankâr” sıfatını üzerimizden hemen atmak için tevbede aceleci olmak gerekir. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır. Kötülüklere dalan insanlar, “nasıl olsa yandık” mantığı ile yaptıklarının hiç birisinden dönüş yapmak cesaretini ortaya koyamıyorlar. Bu hal, tevbenin parçalanıp parçalanamayacağı meselesiyle ilgilidir. Hâlbuki kişi, birçok günahın hangilerinden tevbe ederse o alanla ilgili yapmış olduğu tevbesi geçerlidir. Kısacası, tevbe parçalanabilir. Önemli olan ya bütün hâlinde veya hangi konuda tevbe yapılıyorsa tevbenin “nasuh” olmasıdır. Ubey b. Kab (r.)’ın nasuh tevbe tarifi şöyledir: “Memeden çıkan süt, nasıl memeye geri dönmüyorsa kişinin de günaha tekrar dönmemesi hâlidir.” Böyle nasuh bir tevbenin şartları da şunlardır:

  1. Dille sürekli istiğfarda bulunmak.

  2. Bedenle işlenen günahları terk etmek.

  3. Günaha girmeyi gönülden geçirmemek

  4. Kötü dostlarla beraberliği terk etmek.

Ebedî olarak bir daha günahlara dönmemeyi ilke edinip yeni bir üslupla geçmişi tamamen tasfiye etmek olan tevbenin bazı merhaleleri vardır. Tasavvuf bilginleri tarafından belirtilen tevbenin merhaleleri şunlardır:

1. Yakaza (Ürperti): “Kalp kapısı çalınır ve ruh, gaflet kabuğundan sıyrılmaya başlar...” Bu merhale, benliğin kendi içine kıvrılmaya hazır hâle gelişini ifade eder.

2. İntibah (Uyanış): “Gönül gözünün gayb nuruyla açılma devresidir. İlahî yardımın pırıltıları günahkârın kalbinde belirince intibah doğar.” Bu devrede ürperti, bizi içimize çevirmiş ve iç muhasebeyi başlatmıştır.

3. Nedem (Pişmanlık): “Az önceki çatışmadan çıkan ruhun, gönül âlemine geçişi, bu âlemdeki hâlinin nefsin tahribatı yüzünden bozulmuş olduğunu görerek kederlenişi ve nihayet ilahî emaneti edaya niyetleniştir.”

4. Tevbe: “Nefse uymaktan vazgeçmektir. Hakkın nurunun gönülde yerleşmesi ve benliğin yaratıcıya kulluk hususunda yitirdiklerini yerine koymaya başlamasıdır.”

5. İnâbe (Yöneliş): “Hakkın dışındakilerden yüz çeviren benliğin, yaratıcıdan gelen ilham ve çağırışa uymaya başlamasıdır. Bu, bir bakıma tevbenin meyvelerini devşirmeye başlama devresidir.”

6. İkbal (Allah’la kulun karşılıklı alâkası): Bu alâka Allah’tan kula; ihsan, ikram, lütuf şeklinde tecelli eder. Kuldan Allah’a ise tam bir boynu büküklükle zikir biçiminde belirir.

Demek oluyor ki tevbe, hazırlayıcı merhalelerden geçerek esas noktasına ulaşıyor ve ondan sonra kendisinden beklenen neticeleri vermeye başlıyor. Bu neticelerin en ileri meyvesi; Allah’ın (c.), kulun gönlünde ilham ve keşif yoluyla tecelli etmesidir. En günahkar kul bile, bu yolu izleyerek Allah’ın ilhamını alacak hâle gelebilir. Hatta günahın büyük oluşu; ondan dönenin tevbesindeki büyüklüğe esas teşkil ettiğinden dolayı, böyleleri tevbelerinden sonra çok ileri manevi makamlara yükselebilirler. Bütün mesele bataklıkta ısrar etmemektir.”

Günahlar üzerinde ısrar etmemek için, Allahuteala, kullarını şu ayette olduğu gibi toplu olarak tevbeye çağırmaktadır: “...Ey müminler, topluca Allah’a tevbe edin ki felaha eresiniz. Ayetteki, “tevbe ediniz” ifadesi bir emirdir. Tevbenin vücubiyeti konusunda görüş ayrılığı da yoktur. Çünkü tevbe, belirlenip tayin edilmiş bir farzdır. Toplu tevbe ve istiğfar, müminlerin hep birlikte toplu dönüş yapmaları gereken konularda toplumsal pişmanlık sonucu doğruyu tercihi belirttiği gibi; birbirlerinin bağışlanması için Allahuteala’dan af dilemeyi de içerir. Çünkü müminler birbirlerine istiğfarda bulunurlar. Müminlerin istiğfarına hak kazanamayan güruh sadece kâfirler ve münafıklardır. Zira Yüce Allah, müminlerin mümin olmayanlar için bağışlanma talebinde bulunmalarını şu ayet-i kerime ile yasaklamıştır: “Onlar (münafıklar) için ister af dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen yine de Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini tanımadılar. Allah, yoldan çıkan kavmi dosdoğru yola iletmez. Bu ve devamı ayetler indikten sonra Hz. Peygamber (s.), Allah’tan bir af dileme niteliğinde olan cenaze namazını münafıklar üzerine kılmayı terk etmiştir. Tüm bunlar gösteriyor ki müminlerin Allah’tan bağışlanma istekleri, “Müslüman” kimliğini taşıyanlarla sınırlıdır.

İsra 17/70.

Taberi, Muhammed b. Cerir, Camiu’l-Beyan an Te’vili âyi’l-Kur’an-ı Kerim, Beyrut 1992, I, 342.

el-Isfahâni, Ebul Kasım Hüseyin b. Muhammed, Müfredatü Elfâzi’l-Kur’an-ı Kerim, Beyrut 1992, s.608.

Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s.276.

Cürcâni, Şerif Ali b. Muhammed, Kitabu’t-Târifat, Beyrut 1995, s.18.

el-Isfahâni, Ebul Kasım Hüseyin b. Muhammed, Müfredatü Elfâzi’l-Kur’an, Beyrut 1992, s.169.

Havva, Said, Nefis Tezkiyesi, s. 373.

Zemahşerî, Muhammed b. Ömer, Keşşaf, Beyrut 1995, II, 305.

Cürcâni, Şerif Ali b. Muhammed, Kitabu’t-Târifat, Beyrut 1995, s. 70.

Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s. 529.

İbni Kayyim, Şemseddin Ebu Abdullah, Medaricu’s-Salikin, Beyrut 1995, I, 335.

Zariyat 51/15-18.

el-Ferra, Ebu Zekeriyya Yahya b. Ziyad, Meâni’l-Kur’an, Beyrut 1984, III, 84.

İbni Kesir, Ebul Fida İmadüddin İsmail b. Ömer, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Kahire, 1993, IV, 235.

Âl-i İmran 3/17.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Kur’an-ı Kerim’in Yüce Meâl-i Alisi ve Tefsiri, İstanbul 1964, I, 334.

Yusuf 12/97.

Yusuf 12/98.

Hâzin, Ali b. Muhammed, Lübabü’t-Te’vîl (Mecma’u’t-Tefasir içinde), İstanbul 1984, III, 404.

Yunus 10/90-91.

Zemahşerî, Keşşaf, II, 354; Kurtubi, Tefsir, VIII, 377.

Hud 11/52.

Sâbuni, Safvetü’t-Tefasir, II, 20.

Enfal 8/33.

Taberi, Camiu’l-Beyan, VI, 233.

Muhammed 47/19.

Duman, Zeki, Vahiy Gerçeği, Ankara, 1997, s.193-206.

Buhari, Kitabu’d-Deava, XI, 101.

Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 209.

Fetih 48/2.

Araf 7/172.

Buhari, Kitabu’d-Deava, XI, 98.

Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 208.

Muhasibi, Haris, Risaletü’l-Müsterşidin, Beyrut, 1995, s.172

Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, 1979, VII, 430.

Üsküdarlı Muhammed Nasuhi, er-Risaletü’r-Rüşdiye fi’t-Tarikati’l-Ahmediyye (Haz: Musa Yıldız – Mustafa Tatçı), Sahaflar Kitap San, İstanbul 2006, s. 139.

el-Makdisî el-Hanbeli, Şemseddin Ebu Abdullah b. Muhammed, el-Âdâbu’ş-Şeriyye, Kahire trsz.

Tahrim 66/8.

İbni Kayyim, Şemseddin Ebu Abdullah, Medaricu’s-Salikin, Beyrut 1995, I, 291-337.

el-Behiy, Muhammed, Min Mefahimi’l-Kur’an, trsz, s.167.

Öztürk, Yaşar Nuri, Kur’an-ı Kerim-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, İstanbul 1979, s. 185-186.

Nur 24/31.

Kurtubi, Ebu Abdullah b. Muhammed, el-Cami li Ahkami’l- Kur’an, Kahire 1947, XIII, 238.

Tevbe 9/80 Ayrıca bak: Tevbe 9/84, 113; Münafikun 63/6.

Zemahşeri, Keşşaf, II, 285-288, Kurtubi, a.g.e., VIII, 218-219.



Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BURADASINIZ Makaleleri Tefsir yazıları MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 3. KISIM