Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 6. KISIM - MURAKABE VE BASİRET

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 
ifadesindeki Allah’ın (c.) her şeyi bilme gücünün sonsuzluğundan murakabeyi çıkarabiliriz. Kur’an-ı Kerim’de geçen, Allahuteala’nın; “Alîm”,2 “Kadîr”,3 “Semi” ve “Basîr”,4 “Rakîb” 5 gibi isimleri, onun mahlukatın tüm eylemlerine vâkıf olduğuna delalet etmektedir. Bunlardan ayrı olarak, şu ayet-i kerimeler ise Allah’ın, kulunu sürekli denetim altında tuttuğuna işaret etmektedir.: “Biz, insana şah damarından daha yakınız.”6 Bu ayetle insan, ilahî bir gözetim altında olduğunu hissedince hareketlerine hem kalite getirir, hem de iyi olan davranışlarına süreklilik kazandırır. Çünkü; “Her nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.7 buyruğu kul ile Allah (c.) arasındaki iletişime dikkat çekmektedir. Yalnız dış görünüşümüze değil, niyetlerimize bile muttali olan Yüce Mevlâ, iç dünyamızı da temiz tutmamızı şu ayetle istemektedir: “Biliniz ki şüphesiz Allah, içinizden geçenleri bilir...”8

Konuyla ilgili, Kur’an-ı Kerim’den bir çok delil bulmak mümkündür. Aslında “Üzerinize koruyucu (yaptıklarınızı zaptedici melek)ler vardır; değerli yazıcılar. Yaptığınız her şeyi bilirler.”9 Ayeti, insanın denetlenme bilincini kazanıp kendine çeki düzen vermesine yeter. Tüm bu ayet-i kerimelerin ortaya koyduğu bir netice olan murakabe; bakma, gözetme, göz altında bulundurma, kendi iç alemine nazar etme, dalıp kendinden geçme mânalarına gelir. Tasavvuf terminolojisinde murakabe, kötülüklerden kendini korumak için, kişinin nefsini kontrol altında bulundurmasıdır. Murakabe’nin, Allahuteala’nın her şeye kadir olduğunu yakinen bilmek anlamına geldiğini söyleyenler de vardır. Böyle bir şuur hâlinin ifadesi olan murakabeyi, kişinin ruhi durumuna göre çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. Bunları kısaca şu isimlerle tanıtabiliriz:

  1. Allah beni görüyor. (murakabe-i rü’yet),

  2. Allah benimle beraberdir. (murakabe-i mâ’iyyet),

  3. Allah bana benden yakındır. (murakabe-i kurbiyyet),

  4. O Evvel’dir, o Âhir’dir, o Zahir’dir, o Batın’dır, gerçek ancak odur. (şeklinde hayatı anlamlandırabilmek de murakabe-i vahdettir.)

  5. Ondan başka her şey yok olucudur. anlayışıyla (murakabe-i fena)10 hâlini yaşamak ise insanın eşyaya bakışını sağlam bir zemine oturtur ve dünyayı gözünde mutlaklaştırmaz. Tüm bu açıklamalardan çıkan sonuca göre murakabe; “kulun, bütün davranışlarına Rabbinin vâkıf olduğunun şuur ve idrakine sahip olmasıdır.11

“Allah, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.” ayetinden, varlığınızın doğum öncesi, sonrası ve ölümle başlayan yeni devresinin, Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunun kavranması gerekir. Yaşadığımız sürecin uzunluk ve genişlik boyutuna Allah (c.) muttali olduğuna göre, insana düşen görev; murakabeyi gelip geçici bir ruh hâli durumundan çıkarıp “makam” hâline getirerek, onu hayatının bir parçası ve kendinden ayrılmayan bir karakter konumuna yükseltmek olmalıdır. Böyle bir bilinç hâli Kur’an-ı Kerim’deki “ihlas” kavramıyla bütünleşip salih insanı vücuda getirdiğinde, yeryüzü verasetine layık kul da ortaya çıkmış olur.12 Bu salih kulun gönül gözü açılır; basiret ve firaset sahibi olur, olaylara bakarken sıradan bir şekilde bakmak yerine Allah’ın nuruyla bakar. Bu çerçevede basiret kavramını da açıklamak gerekir.

6- BASİRET

Tüm peygamberlerin en temel görevlerinden biri de ümmetlerine kavramların anlamlarını açıklamaktır. Hz. Peygamber de bu çerçevede ümmetine, Kur’an-ı Kerim’deki garip kelimeleri, mücmel ifadeleri ve kavramları en güzel biçimde açıklamak13 suretiyle onlar arasında bir zihin dili oluşturmuştur. Kavram dili oluşmayan bir toplum birbiriyle zihin ve gönül bağlamında anlaşamadığı gibi hayatı da hikmetli bir şekilde anlamlandıramaz. Allah’ın (c.) bir ayeti olan dil14 aracılığıyla insanlar nasıl anlaşıyorsa kavram dili de inanç çerçevesinde bir anlaşma vasıtasıdır. Kur’an-ı Kerim ve sünnetteki binlerce kavram, müminlere zengin bir zihin dili kazandırmıştır. Bu kavramların bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce defa kullanılmak suretiyle ‘odak kavram’ niteliğini kazanmıştır. Fakat her kavramın ilgili olduğu mutlak varlık Allah’tır(c.). Müminim diyen hiçbir kimse ne hayata ne de kavramlara Allah’tan ayrı ve Allah’a rağmen bir anlam veremez.

Kur’an-ı Kerim’de çokça kullanılan kelimelerden birisi de ‘basar’ kelimesidir. Yüce Allah, basar kelimesini türevleriyle beraber değişik şekillerde kelamında anlamlandırırken bu kelimeden türeyen ve kavramsal bir anlam yüklenen ‘basiret’ ise Kur’an-ı Kerim’de daha az geçmektedir.

Basar, görme kuvveti ve duyusu, görme melekesidir ki15 ışıklar, renkler ve şekiller onunla algılanır.16 Basar kelimesinin değişik kullanış biçimleri sözlüklerde, bilme, görme, teemmül (derin düşünme), tearruf, tarif, izah, aydınlatma, delil getirme ve hüccet manalarında kullanılmıştır.17 Aynı kelime, el-Basar olarak Allah’ın (c.) subuti sıfatlarından biri olarak bilindiği gibi; el-Basîr şeklindeki kullanılışı ise esmayıhüsnadan birisidir. Basar ve Basîr, Yüce Allah için gerek sıfat gerekse isim olarak kullanılsın, onun her şeyi tüm ayrıntılarıyla görüp bildiğini ve onun görme ve bilme alanının her şeyi kapsadığını ifade eder. Fakat, tek başına ‘basar’ denildiğinde baş gözüyle bakma ve eşyanın dış yüzünü görme anlaşılır.

‘Kalp gözü’ anlamına gelen basiretin varlığı imana bağlıdır. İmanı olmayanın basireti de yoktur. Şu ayeti kerime inkârcıların basiretinin olmadığının en önemli delilidir: And olsun ki cehennem için birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama göremezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da sapıktırlar. 18 Allah’ın yaratmış olduğu eserlerin sırrını müşahede eden; basiret gözüyle ‘lâ ilahe illallah’ın sırlarını da idrak eder.19 İmanın varlığına bağlı bir kavram olan basiret; görme, idrak etme, bir şeyin iç yüzüne vâkıf olma, keskin anlayış, sezgi, hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yanlıştan ayırma, hüccet, apaçık delil, şahit, dinî ve akli delil anlamlarına gelir.20 Gerçekleri görmeye vesile olduğu için, ayetlere de basiretin çoğulu olan ‘besair’ adı verilir.

Terim olarak ise basiret; ilahî sıfatlardan olan Basar’ın kullardaki tecellisidir.21 Kudsiyet nuru ile nurlanmış bir kalbin kudreti olan basiret sayesinde kişi, eşyanın hakikatini ve iç yüzünü kavrar.22 Müfessir Bagavi(ö.516/1122) ise basireti, hak ile batılın kendisi vasıtasıyla birbirinden ayırt edildiği marifet23; kalbin idraki olarak tanımlamıştır. Buna bağlı olarak bazı tasavvuf âlimleri basiretin de Allah(c.) tarafından indirildiğini savunmuşlar ve ‘bu indirilen nimetten rızıklanıp gereği gibi yararlanan müminlere ne mutlu’ demişlerdir.24 Basiretin semadan indirildiğini kabul edersek Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği her şeyle beraber; peygamberlerin getirmiş olduğu hakikatlerin hepsini basiretin içerdiğinin bilinmesi gerekir.25 Bazı arifler basireti, ‘Allah’tan insana verilen en yüce nur’ diye tanımlamışlardır. Bu nurun Allah’tan başkasına birazcık da olsa meyleden insanlarda tecelli etmeyeceğini de haber vermişlerdir.26 Çünkü, Allah’tan (c.) başkasına duyulan en küçük meylin insanı cehennemlik eden bir suç olduğu bildirilmiştir.27

Basiretin, şahitlik ve murakabe anlamları da vardır. “O gün insana önceden yaptığı da yapmayıp geriye bıraktığı (yapabilecekken yapmadığı) her şey haber verilecektir. Doğrusu insan kendisine şahit(basiret)tir.”28 ayetindeki basiret bu manadadır.29 Kişi, eliyle, gözüyle, kulağı ve diğer azalarıyla yapmış olduğu amellere şahittir ve kendisini murakabe eder.30 Sözlük anlamlarını da göz önünde bulundurarak yeni bir mana verirsek basiret; bir müminin Allah’ın (c.) ayetleri, Hz. Peygamberin sünneti, sahabilerin örnekliği, dinî ve akli deliller ışığında kendisini, insanları, dünyayı ve ahireti gereği gibi tanıması, hayatının her alanında yalnızca Allah’ın (c.) rızasını gözeterek amel edip kalbini, zihnini, elini, gözünü ve tüm organlarını kontrol altında tutup hayata Allah’ın nuruyla bakmasıdır. Bir an bile haktan sapmadan Allah’ın dini üzerine sebat etmesidir.31

Kur’an-ı Kerim’de ve sünnette kullanılan bazı kavramlar daha vardır ki bunların da anlamları basiret kavramına yakındır. Bunlara basiret kavramının anlam alanına giren kavramlar da denir. Bu kavramlar şunlardır:

1. Firaset: Kelime anlamı olarak sezme, hissetme, ince görüş, yüz ve elin dış görünümlerinden insanların kişilikleri ile ilgili bilgiler çıkarma ve tahmin demektir. Kavramsal olarak ise (Allah’ın dilediği kadarıyla) gaybı bilme ve eşyanın iç yüzü ile ilgili kesin bilgiye ulaşmadır.32 Böyle bir lütufa ulaşmanın yolu, Allah’ın ve Resulünün koyduğu şeri sınırlara ihlasla uymaktır. Sufi, gözünü haramlardan, nefsini şehvetlerden korur, murakabenin devamlılığıyla iç âlemini, sünnete tabi olmakla dış âlemini tamir eder, helal yemeyi de adet edinirse firaseti yanlış olmaz. Zira firaset, kalbin üzerine düşen bir manadır. Kendisine ters düşen her manayı yok eder. Kalbe hakimdir. Firasetin karşısında nefsin ihtimallerine yer yoktur. Firasetin kuvvetliliği ve zayıflığı imanın kuvvetine bağlıdır. İmanı kuvvetli olanın firaseti daha keskindir. Firaset nuruyla bakan hakkın nuruyla bakar. İlmini haktan alır. Unutkanlık ve gaflet olmaz.33 İmanı yakîn derecesinde olan müminlerin firasetini Hz. Peygamber şöyle açıklamıştır: “Müminin firasetinden sakınınız. Çünkü o baktığı zaman Allah’ın nuru ile bakar.”34 Bazı rivayetlerde ise “…Âlimlerin firasetinden sakınınız.” ifadesi vardır. Çünkü âlimler, Allah’ın nuru ile bakarlar. Bu nuru Yüce Allah, onların kalplerine ve gönüllerine bırakmıştır.35 Bu rivayetten anlaşıldığına göre firaset biraz vehbidir. Basiretle firaset arasındaki fark da buradadır. Basirette kesbi yön; kulun azim ve gayreti ağırlıklı iken firasette ise vehbî yön ağırlıktadır. Firasetle ilgili bir taksimat yapan âlimlerin görüşleri de buna delalet eder. Tasavvuf âlimleri firaseti ikiye ayırırlar: a. Tabiî firaset: Bazı karinelerle bazı hususları bilme. Bu umumi firasettir. İpuçlarından ve delillerden hareketle bazı olaylar, kişiler hakkında tahminde bulunma. b. İlahî lütuf olan firaset: Allah’ın kalplere verdiği ilhamla bir şeyi bilme. Gerçek firaset budur. Mümine bağışlanan bir nur olan böyle bir firaseti elde etmenin yolu, yakini bir iman ve salih ameldir. Bu nur ne amelsiz ilimle, ne de marifetten yoksun amelle elde edilir.36

2. Furkan: ‘İki şeyi birbirinden ayıran’ anlamına gelen furkan37; Kur’an-ı Kerim’in de isimlerinden biridir.38 Kur’an-ı Kerime, furkan denilmesinin sebebi, hak ile batılın, imanla küfrün, fısk ile itaatin, zulüm ile adaletin onun aracılığıyla gayet net olarak birbirinden ayırt edilebilmesinden dolayıdır. Buna göre furkan, hak ile batılın arasını ayıran ayrıntılı ilimdir.39 Furkanın da vehbi bir yönünün olduğunu söyleyen Ragıb el-Isfahani (ö.h: 425) kavramı şöyle tanımlamıştır: ‘Kalbe Allah’ın verdiği bir nur ve tevfiktir ki onunla hak ile batıl birbirinden ayırt edilir.”40 Nitekim bu durumun vehbi oluşuna şu ayet de işaret eder: “Ey iman edenler! Allah’ın emirlerini yerine getirir yasaklarından da kaçınarak onun koruması altına girerseniz o size furkanı (iyilikle kötülüğü ayırt edecek nuru) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi affeder. Allah büyük lütuf sahibidir.”41 Furkanın verilmesini her ne kadar vehbi olarak ifade etsek de ayetin zahirinden de anlaşılacağı üzere kesbi bir yönü; Allah’ın lütfuna layık olmak için gayret etme yönü de vardır. Yüce Allah’ın kullarına furkanı vermesi, onların Allah’a ve Resulüne samimiyetle iman etmelerine, takva sahibi olmalarına ve buna bağlı olarak; farzları yerine getirmelerine, isyanın her türlüsünden kaçınmalarına, Allah’a ve Resulüne ihanet etmemelerine ve kendilerine verilen her türlü emaneti gözetmelerine bağlıdır.42 Ayette, yerine getirilmesi gereken şartlara riayet edildiğinde, Allahuteala’nın dünyada ve ahirette kullarına yardımda bulunacağına ve onları her türlü azaptan kurtaracağına müjdeler de vardır.43

3. Murakabe: Denetleme, gözetleme ve dikkati bir noktaya toplama, koruma ve kontrol etme anlamlarına gelen murakabenin Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce dayanağı vardır. Ayet sonlarında sıkça rastlanan, Allah’ın basir (görmesi), semi (işitmesi), alîm (bilmesi), rakîb (denetleyip kontrol etmesi) ve hafiz (muhafaza etmesi) olması murakabe ile ilgili herkesin rahatlıkla görebildiği önemli hatırlatmalardır. “…Biz insana şah damarından daha yakınız.”44, “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir.45, “…Allah içinizden geçenleri bile (tüm ayrıntılarıyla) bilir.46, “Sözünüzü ister açıklayın ister gizleyin Allah, sinelerin özünü bilir.”47, “(Sizinle beraber) değerli yazıcı melekler vardır; yaptıklarınızı bilirler.48 gibi birçok ayet, insanın sürekli ilahî denetim altında olduğunu bildirmektedir. Bu ayetlerden yola çıkılarak murakabe şöyle tanımlanmıştır: “Kulun bütün hâl ve hareketlerine Allah’ın vâkıf olduğunu bilmesi ve bu bilinç hâlini (zihninde) devamlı canlı tutmasıdır.”49 Müminin, murakabeyi bir hâl olmaktan çıkarıp bir makam hâline getirmesi gerekir. Bu sayede gönlüne basiret nuru doğar ve Allah’ın ilhamına mahzar olarak hakla batılı birbirinden ayırır.

4. Tevessüm: Firasetle eş anlamlı olarak kullanılan bu kavram, kelime olarak, yakından gözetleme, dikkatle inceleme, bakma ve seyretme50 anlamlarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de ‘mütevessim’ kalıbıyla kullanılır. Mütevessim, bir şeyin harici özelliklerinden yola çıkarak o şeyin hakikatini, özünü, iç yüzünü anlamak için gereken dikkat ve duyarlılığı gösteren kimsedir.51 Mütevessim olan mümin; hayata vahyin penceresinden bakar, hiçbir hadiseye boşu boşuna bakmaz; tarihi, tarihi olayları ibretle değerlendirir; milletlerin helakından, evrende cereyan eden sünnetullahtan anlamlar çıkarır ve bu anlamlar ışığında davranışlarına yön verir.52

Açıklamaya çalıştığımız bu kavramlarla basiret kavramı arasında bir ilginin olduğunu belirttik. Basiret aynı zamanda, Hz. Peygamberin takip etmiş olduğu ahlaki bir davranıştır. Onun davet metodudur. Yusuf Suresinde, Hz. Yusuf kıssası anlatıldıktan sonra bu kıssadan Kureyşlilerin ibret alması istenmiştir. Onlara, Allah, Hz. Yusuf’u nasıl kardeşlerinin zulmünden kurtardı ve iktidar verdiyse, Hz. Muhammed’i de sizin zulmünüzden kurtarıp ona da devlet/sultan verecektir.53 mesajı verilmiştir. ‘Sultan’a/iktidara talip olan müminlerin, Allah yoluna insanları Hz. Peygamberin metoduyla davet etmesi gerekir. O, bu yolu şöyle açıklamıştır: “De ki: İnsanları çağırdığım dosdoğru Allah yolu budur. Ben bu yola, benimle olanlarla beraber basiretle çağırıyorum. Allah’ı tesbih ederim ve ben (hiçbir zaman) müşriklerden olmadım.54 Hz. Peygamberin sireti olan basiret; inanç ve ibadette ihlaslı olma, yalnızca Allah’a itaat edip günahları terk etme, davet edilen konuları kesin bir ilimle bilme ve topluma Kur’an-ı Kerim ile öğüt verip onları her türlü kötülükten uzaklaştırmaktır.”55

Müminler, herhangi bir sebeple nurani bakış açılarını kaybedecek olurlarsa hemen “istiğfar” okumalıdırlar. Çünkü insan, istiğfarla ilahî tecelliyi yeniden kazanmaya layık olur. Allahuteala Kur’an-ı Kerim’de, insanın basiretini yok eden davranışları haber vermiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Körü körüne ataları taklit etmek: Körü körüne batıl şeyleri taklit, insanın hakikati bulmasını engeller. Şu ayet bu duruma işaret etmektedir: “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde bazıları: ‘Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız.’ diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?56

  2. Din bilginlerine kayıtsız şartsız itaat: “Onlar hahamlarını, rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i Allah’la beraber rableri olarak gördüler. Oysa, onlar Tek bir ilaha kulluk etmekle emrolunmuşlardı…57

  3. Hakikate karşı inatçı tavır takınmak: Bu durum ayette şöyle tasvir edilmiştir: “Ve (hakitatin) bütün işaretlerini görselerdi yine de ona inanmazlardı; o kadar ki, onlar tartışmak için sana geldiklerinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘Bu, eski zamanların masallarından başka bir şey değil’ derler.58

  4. Kontrol edilemeyen aşırı sevgi: Bir şeyi severken sınır koymamak basireti öldürür. Hz. Peygamber de bu durumu şu çarpıcı sözleriyle açıklamıştır: “Bir şeyi ölçüsüz sevmek gözü kör kulağı sağır eder.59

  5. Allah’ın ayetlerine karşı tavır alanlarla birliktelik oluşturmak ve onlarla ortak bir pakt kurmak: Hz. Peygamber, İslam’ı tebliğe başladığı andan itibaren müşriklere karşı ilkeli durmayı emretmiş ve: “Kim bir müşrikle beraber olur (dostluk kurar) onunla birlikte (gönül hoşluğuyla) kalırsa o da onun gibidir.”60 buyurmuştur. Onlar batıl fikirlere sahip oldukları için “Onların ateşiyle aydınlanmayın (müşriklerle, müminlerle ait konularda istişare etmeyin.)61 uyarısını da yapmıştır. Müşriklerle birlikteliği yasaklayan birçok ayet de vardır. Bu ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İmdi, mesajlarımız hakkında ileri geri konuşan kimselere rastladığın zaman, bu kimseler başka konulara geçinceye kadar onlardan uzak dur ve eğer şeytan sana (yapman gerekeni) unutturursa hiç değilse, hatırladıktan sonra, artık açıkça zulmeden böyle bir topluluğun içinde yer alma.62

  6. Günahlara çokça dalmak: Çok günah işlemek de basireti öldürür. Basiret ölünce feraset kalmaz. Allahuteala bu konuya şu ayetiyle açıklık getirmektedir: “Ne zaman mesajlarımız onlara iletilse hep ‘geçmişin masalları’ derler. Hayır, onların kalpleri, yaptıkları (kötülükler) ile pas tutmuştur.63

  7. Akıllarını gereği gibi kullanmamak, düşünmemek ve evrendeki Allah’ın kevnî ayetlerine kayıtsız kalmak: “Gerçek şu ki; Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavramayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen cinlerden ve insanlardan birçok kişi yarattık. Onlar hayvan sürüsü gibidir; hayır hayır, hakikati kavramada onlar hayvanlardan da aşağıdırlar…64

  8. Allah’ın zikrinden, ayetlerinden yüz çevirmek: “Kim, benim zikrimden/vahyimden yüz çevirirse bilsin ki onun dar bir hayat alanı olacaktır. Biz, kıyamet günü onu kör olarak haşredeceğiz.65

Basiret ve ferasetin sembolik örneği Hz. Peygamberdir. Onun hayatı, mücadelesi ve sünneti dikkatlice incelenirse basiret ve feraset üzerine bir ömür sürdüğü görülür. Muhammedî bir özellik olan basiret nurunun artması için her Müslümanın yapması gereken güzel amellerden bir kısmı şunlardır:

  1. Manasını anlayarak, ayetler üzerinde derin derin düşünerek ve Allahuteala’nın maksadını anlamaya çalışarak Kur’an-ı Kerim okumak.

  2. Farzlardan ayrı olarak nafile ibadetlerini çok yaparak Yüce Allah’a yakınlaşmaya çalışmak.

  3. Her an; dille, kalple, amelle ve hâl ile Allah’ı zikretmek.

  4. Allah’ın sevip razı olduğu şeyleri, kişinin kendi sevdiği şeylere tercih etmesi.

  5. Müslüman, Allahuteala’yı isimleri ve sıfatlarıyla bilip bu isim ve sıfatların anlamlarından çıkardığı nasiple ahlaklanması.

  6. Yüce Allah’ın insana yaptığı zahirî ve bâtıni iyilik ve ihsanı her zaman müşahede edip düşünmek.

  7. Allah’ın huzurunda olduğunun bilinci içerisinde kalp huzuruyla beklemek.

  8. İlahî rahmetin iniş vaktinde Allah’a dua etmek, Kur’an-ı Kerim okumak, kalbi kontrol ederek tövbe ve istiğfar hâlinde olmak.

  9. Hayatın her alanında Hz. Peygamberi örnek almak ve onun hâliyle ahlaklanmaya çalışmak.

  10. Hayatın tüm genişlik66, uzunluk67 ve derinlik68 alanlarında vahiyden ayrılmamak.

Bütün bu güzel ameller, insanın basiret nurunun artmasına vesiledir ve mümin bu nur sayesinde hayata Allah’ın nuruyla bakmaya başlar.

1 Muhammed 4719.

2 Enfal 8/17.

3 Nahl 16/77.

4 İsra 17/1.

5 Nisa 4/1.

6 Kaf 50/16.

7 Hadid 57/4.

8 Bakara 2/235.

9 İnfitar 82/10-12.

10 Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1994, s.159-160.

11 Cürcani, Tarifât, s. 210.

12 Enbiya 21/105.

13 Cuma 62/2.

14 Rum 30/22.

15 Muhammed b. Ebubekir b. Abdulkadir er-Razi, Muhtaru’s-Sıhah, trsz, s. 46; İbn Manzur, Lisanu’l-Arap, I, 290; Zemahşeri, Keşşaf, II, 52.

16 Cürcani, Seyyid Şerif, Tarifat, 46.

17 İbn Manzur, Lisanu’l-Arap, I, 290-291; Muhtaru’s-Sıhah, s. 46.

18 Araf 7/179.

19 Bursevi, İsmail Hakkı, Sohbetü’s-Salikin, ter: Mustafa Uslu, İ.H.Burs. Yay, No: 1, Bursa, s.17.

20 İbn Manzur, a.g.e, 291; Zemahşeri, a.g.e, II, 52; Suyuti, Celaleyn, 203; Havva, Said, el-Esas, X, 6266, İbn Kesir, Tefsir, II, 477; Uludağ, Süleyman, T.D.İ.Vakfı Ansiklopedisi (ilgili madde), V, 103.

21 Uludağ, T.D.İ.Vakfı Ansiklopedisi, V, 103.

22 Cürcani, a.g.e, s. 46; Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 139; Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 86.

23 Bagavi, Meâlimu’t-Tenzil, s. 467; Hazin, Tefsir, (Mecmau’t-Tefasir’de), II, 461.

24 Sülemi, Hakaiku’t-Tefsir, I, 211.

25 İbn Kesir, a.g.e, II, 154.

26 Alusi, Ruhu’l-Meani, V, 78.

27 Hud 11/113.

28 Kıyame 74/13-14.

29 Zemahşeri, a.g.e, IV, 648; İbn Manzur, a.g.e, s. 292.

30 Bagavi, a.g.e, s. 990.

31 İbn Manzur, a.g.e, s. 292.

32 Cürcani, a.g.e, s.116.

33 Kuşeyri, Risale, s.279-281.

34 Acluni, Keşfu’l-Hafa, I, 42; Taberi, Camiu’l-Beyan, VII, 528; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 271.

35 Acluni, a.g.e, I, 42.

36 Taberi, a.g.e, VI, 225.

37 Uludağ, Süleyman, Sözlük, s. 194.

38 Bk.Bakara 2/185; Furkan 23/1.

39 Cürcani, a.g.e, 116; Zemahşeri, a.g.e, II, 208; İbn Kesir, a.g.e, II, 289.

40 Isfahani, Müfredat, s.633-634.

41 Enfal 8/29.

42 Taberi, a.g.e, VI, 222-223.

43 Ferra, Meani’l-Kur’an, I, 408; İbn Kesir, a.g.e, II, 289.

44 Kaf 50/16.

45 Hadid 57/4.

46 Hadid 57/6.

47 Mülk 67/13.

48 İnfitar 82/12-13.

49 Cürcani, a.g.e, s. 210.

50 Bagavi, a.g.e, 496; Taberi, a.g.e, VII, 528; Isfahani, a.g.e, 871.

51 Zemahşeri, a.g.e, II, 563; Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, II, 564.

52 Ayrıca bkz: Taberi, a.g.e, VII, s. 527-529.

53 İsra 17/80.

54 Yusuf 12/108.

55 Taberi, a.g.e, VII, 314.

56 Bakara 2/170.

57 Tevbe 9/31.

58 Enam 6/25.

59 Ebu Davud, Edeb, Had No: 5130 V, 347.

60 Ebu Davud, 9 Cihad, Had No: 2787, III, 224.

61 Ahmed, Müsned, III, 99.

62 Enam 6/68. Ayrıca bkz. Nisa 4/140.

63 Mutaffifin 83/13-14.

64 Araf 7/179.

65 Taha 20/124.

66 Bakara 2/204.

67 15 Hicr 99.

68 Beyyine 98/5.

 

5- MURAKABE

Murakabe kavramı Kur’an-ı Kerim’de kelime olarak kullanılmamaktadır. Fakat mana olarak murakabeyi içerisinde taşıyan bir çok ayet de vardır.

Tefsirini yapmaya çalıştığımız Muhammed Suresi’nin on dokuzuncu ayetinde de “murakabe” kavramı kelime olarak geçmemektedir. Ayette biz; “...Allah, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.1 ifadesindeki Allah’ın (c.) her şeyi bilme gücünün sonsuzluğundan murakabeyi çıkarabiliriz. Kur’an-ı Kerim’de geçen, Allahuteala’nın; “Alîm”,2 “Kadîr”,3 “Semi” ve “Basîr”,4 “Rakîb” 5 gibi isimleri, onun mahlukatın tüm eylemlerine vâkıf olduğuna delalet etmektedir. Bunlardan ayrı olarak, şu ayet-i kerimeler ise Allah’ın, kulunu sürekli denetim altında tuttuğuna işaret etmektedir.: “Biz, insana şah damarından daha yakınız.”6 Bu ayetle insan, ilahî bir gözetim altında olduğunu hissedince hareketlerine hem kalite getirir, hem de iyi olan davranışlarına süreklilik kazandırır. Çünkü; “Her nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.7 buyruğu kul ile Allah (c.) arasındaki iletişime dikkat çekmektedir. Yalnız dış görünüşümüze değil, niyetlerimize bile muttali olan Yüce Mevlâ, iç dünyamızı da temiz tutmamızı şu ayetle istemektedir: “Biliniz ki şüphesiz Allah, içinizden geçenleri bilir...”8

Konuyla ilgili, Kur’an-ı Kerim’den bir çok delil bulmak mümkündür. Aslında “Üzerinize koruyucu (yaptıklarınızı zaptedici melek)ler vardır; değerli yazıcılar. Yaptığınız her şeyi bilirler.”9 Ayeti, insanın denetlenme bilincini kazanıp kendine çeki düzen vermesine yeter. Tüm bu ayet-i kerimelerin ortaya koyduğu bir netice olan murakabe; bakma, gözetme, göz altında bulundurma, kendi iç alemine nazar etme, dalıp kendinden geçme mânalarına gelir. Tasavvuf terminolojisinde murakabe, kötülüklerden kendini korumak için, kişinin nefsini kontrol altında bulundurmasıdır. Murakabe’nin, Allahuteala’nın her şeye kadir olduğunu yakinen bilmek anlamına geldiğini söyleyenler de vardır. Böyle bir şuur hâlinin ifadesi olan murakabeyi, kişinin ruhi durumuna göre çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. Bunları kısaca şu isimlerle tanıtabiliriz:

  1. Allah beni görüyor. (murakabe-i rü’yet),

  2. Allah benimle beraberdir. (murakabe-i mâ’iyyet),

  3. Allah bana benden yakındır. (murakabe-i kurbiyyet),

  4. O Evvel’dir, o Âhir’dir, o Zahir’dir, o Batın’dır, gerçek ancak odur. (şeklinde hayatı anlamlandırabilmek de murakabe-i vahdettir.)

  5. Ondan başka her şey yok olucudur. anlayışıyla (murakabe-i fena)10 hâlini yaşamak ise insanın eşyaya bakışını sağlam bir zemine oturtur ve dünyayı gözünde mutlaklaştırmaz. Tüm bu açıklamalardan çıkan sonuca göre murakabe; “kulun, bütün davranışlarına Rabbinin vâkıf olduğunun şuur ve idrakine sahip olmasıdır.11

“Allah, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.” ayetinden, varlığınızın doğum öncesi, sonrası ve ölümle başlayan yeni devresinin, Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunun kavranması gerekir. Yaşadığımız sürecin uzunluk ve genişlik boyutuna Allah (c.) muttali olduğuna göre, insana düşen görev; murakabeyi gelip geçici bir ruh hâli durumundan çıkarıp “makam” hâline getirerek, onu hayatının bir parçası ve kendinden ayrılmayan bir karakter konumuna yükseltmek olmalıdır. Böyle bir bilinç hâli Kur’an-ı Kerim’deki “ihlas” kavramıyla bütünleşip salih insanı vücuda getirdiğinde, yeryüzü verasetine layık kul da ortaya çıkmış olur.12 Bu salih kulun gönül gözü açılır; basiret ve firaset sahibi olur, olaylara bakarken sıradan bir şekilde bakmak yerine Allah’ın nuruyla bakar. Bu çerçevede basiret kavramını da açıklamak gerekir.

1 Muhammed 4719.

2 Enfal 8/17.

3 Nahl 16/77.

4 İsra 17/1.

5 Nisa 4/1.

6 Kaf 50/16.

7 Hadid 57/4.

8 Bakara 2/235.

9 İnfitar 82/10-12.

10 Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1994, s.159-160.

11 Cürcani, Tarifât, s. 210.

12 Enbiya 21/105.



Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BURADASINIZ Makaleleri Tefsir yazıları MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 6. KISIM - MURAKABE VE BASİRET