Dr. Mehmet Sürmeli'nin kişisel web sitesine hoşgeldiniz.

  • Full Screen
  • Wide Screen
  • Narrow Screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size

MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 7. KISIM - ÖLÜMÜ TEFEKKÜR ETMEK

e-Posta Yazdır PDF
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 

Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre, Allahuteala hayatı da ölümü de kullarını imtihan etmek için yaratmıştır.1 Önemli olan ömrün kısalığı veya uzunluğu değil, yaşanılan vakti salih amellerle donatmaktır. Zamanın iyi değerlendirilmesine atıfta bulunmak için Allah (c.), zamanı hatırlatan kavramlar üzerine sık sık vurgu yaptığı gibi, kullarının sürekli olumlu bir uğraş içerisinde olmalarını da emretmiştir. Sürekli iyi bir şeyler üretmenin önemine şu ayet işaret etmektedir: “Şu hâlde boş kaldığın zaman (başka bir işe koyulmak) durmaksızın yorulmaya devam et.”2 Ayetten anlaşılan Rabbani eğitimde atalet-tembellik yoktur. İnsanlar dinlenirken bile uğraş alanı değiştirmek suretiyle istirahat etmelidirler. Tasavvuf dilinde bunun adı, “İbnü’l-vakit” olmaktır. Yani kişi, içinde bulunduğu zamanda yapılması en uygun olan şeyle meşgul olur, o vakitte kendisinden istenen şey neyse onu yapar.3 Kısacası o, zamana müdâhil olan birisidir.

Zamanı en iyi değerlendiren, denetleyen ve bereketlendiren insanlar peygamberlerdir. Hayatın verimli hâle getirilmesinde de Kur’an-ı Kerim onları örnek olarak vermiştir. Özellikle, çok uzun bir ömür süren ve ömrünün anlarını bile değerlendiren Hz. Nuh (a.) kıssası bizlere birçok surede anlatılmıştır. Hz. Nuh’un (a.) hayatından ibretler alınması gerekir. Kur’an-ı Kerim’in kendisine indirildiği, Allah’ın (c.) örnek almamız için gönderdiği fakat ömrü Hz. Nuh’a (a.) göre çok kısa olan Hz. Peygamberin hayatını düşündüğümüzde ise şu kanaate varırız: Önemli olan, hayatı iyi anlayıp verimli hâle getirmektir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, uzun ömür süren insanlar için de kısa ömürlü insanlar için de modellerini zamana müdâhil olan ve hayatlarını boşa geçirmeyen peygamberlerden seçmiştir.

Kur’an-ı Kerim, çok uzun ömürlü peygamberleri ve kavimleri anlattıktan sonra hepsinin sonunun ölüm olduğu gerçeğini vurgulamayı da ihmal etmemiştir. Allahuteala, şu ayet-i kerimede bizlere konuyla ilgili mutlak kuralını bildirmiştir: “(Yer) üzerindeki her şey yok olacaktır; ancak Celal ve İkram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.4 Yüce Allah, tüm mahlukatı için belirli bir vakit tayin etmiştir. Buna ecel denir. Sözlükte şu anlamlara gelir: Bir vakit veya o vaktin sonu, tespit edilmiş süre, kıyamet günü, çöküş zamanı, kavimlerin yıkılışları, insan hayatı, ölümden dirilişe kadar olan zaman, iddet, dirilme, hesap ve ceza için Allah’ın tayin ettiği vakittir.5

Allah’ın (c.) mahlukatı için tayin ettiği bu süre ile yani ecel konusuyla ilgili Kur’an-ı Kerim’de birçok ayet vardır. Ecel konusunu daha net kavramak için bu ayetlerin hepsini bir araya getirip konulu bir çalışma yapmak bile insanın ruhen olgunlaşmasına ve Allah yolunda fedakârlık yapmasına vesile olur. Bu konuyu böylece vurgulamamızdaki neden, dünyadaki İslam toplumlarının ecel ve rızık konusunda üyelerini yeterince aydınlatamadıkları için Müslümanlarda manevi yönden zayıflama başlaması gerçeğidir. Aynı zayıflık hâlinin daha kötüsü ülkemizin Müslümanlarında da vardır. Eğer biz bu hastalığı Kur’an-ı Kerim ve sünnet kaynaklı olarak çözmezsek, karşımıza şu iki korkunç hastalık çıkacaktır. Birincisi, insanlar inançları uğrunda fedakârlık yapamayacaklar, ikincisi de dünyaya tapan korkak bir nesil yetişecektir.

Hz. Allah (c.), insanın dünyaya olan meylini bildiği için onlara Mekki surelerde sık sık ölümü hatırlatmıştır. Cihadın türevi olan mukatelenin emredilmesiyle beraber, müminlerin savaş alanlarından kaçmamaları için de Medeni ayetlerde ecelin tekliğini bildirmiştir. Ecel konusunda bir gecikmenin olmayacağını şu buyruğunda olduğu gibi tüm insanlığa ilan etmiştir: “Oysa Allah, eceli gelmiş bulunan hiç kimsenin ecelini kesinlikle ertelemez. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdar olandır.6 Günümüzde, ecelin çift olmasından hareket ederek ayetler üzerinde fikir jimnastiği yapan insanlar, bilerek veya bilmeyerek ümmeti korkaklığa sevk etmektedirler. Hayat içerisinde aktivitesini kaybeden insan, cihad gibi bir temel farizayı yapmadığında daha çok yaşayacağına inanırsa sonunda mutlaka korkak olacaktır. Kur’an-ı Kerim, ölüm korkusuyla ümmeti korkutmayı nifak alameti olarak haber vermiş ve kıyamete kadar zihnimizde canlı tutmamız gereken şu evrensel duyuruyu yapmıştır: “Ey iman edenler! Küfre sapanlar, yeryüzünde gezip dolaşırken veya savaşta bulundukları sırada (ölen) kardeşleri için: ‘Yanımızda olsalardı ölmezlerdi, öldürülmezlerdi.’ diyenler gibi olmayın. Allah, bunu onların kalplerinde onulmaz bir hasret olarak kıldı. Dirilten ve öldüren Allah’tır. Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.7 Ayeti kerimede kınanan insanlar, müminleri çalışmaktan alıkoymak isteyen küfür ehli veya “Bize itaat etselerdi ölmezlerdi, öldürülmezlerdi.” diyerek ecel korkusuyla Müslümanların cihad ruhunu kırmak isteyen münafıklardır.8 Ayeti, kendi yaşadığımız atmosferde düşünürsek esefle belirtmek gerekir ki can korkusu ve terbiye olmamış “evladü ıyal” sevgisi birçok insanın nifak ahlakıyla ahlaklanmasına sebep olmuştur. Oysa Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisi bu soruya cevap vermiş ve müminleri şecaatle donatarak korkaklık hastalığından kurtarmaya çağırmıştır: “…De ki: ‘Eğer evlerinizde de olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gideceklerdi…”9 ‘Allah’ın dini uğrunda mücahede eden herkes ölecek.’ diye bir kayıt da yoktur, bilakis kimin eceli geldiyse o ölür.10

Uhud Savaşında kendileri gibi münafık olan kardeşlerine akıl veren Abdullah b. Übey ve arkadaşları, ölenler için: “Bizim istişaremizi dinleselerdi de otursalardı, savaşa çıkmasalardı, öldürülenlerle beraber ölmezlerdi.”11 diye söylendiklerinde Yüce Allah, onlara meydan okumuştur: “Onlar, oturdukları yerden kardeşleri için: ‘Eğer bize itaat etselerdi, öldürülmezlerdi’ diyenlerdir. De ki: ‘Eğer doğru sözlüler iseniz, ölümü kendinizden savın öyleyse!.”12 Ne yaparsanız yapın bu sonuçtan kurtulamazsınız. Nereye giderseniz gidin Allahuteala’nın hâkimiyet alanından çıkamazsınız, çünkü o, tüm âlemlerin mutlak sahibidir. Allah (c.) buyuruyor ki göklere de çıksanız ölüm size gelecektir: “Her nerede olursanız olun ölüm sizi bulur; yüksek yerlerde, tahkim edilmiş şatolarda olsanız bile…”13 “Savaşların ortasında da olsanız, kat kat yüksek şatolara da çıksanız fark etmez…”14 Nitekim birçok insan sosyal ve iktisadi konumlarına aldanarak gökdelenlere sığınmışken ölüm onları orada da bulmuştur.

İnsan mutlaka öleceğine göre, ölümün de ideal bir şeklinin olduğunu bilmelidir. Allahuteala, ideal ölümün Müslümanca ölmek olduğunu insanlara şu ayetle haber vermiştir: “Ey iman edenler! Allah’ın emir ve yasaklarına gereği gibi itaat ederek onun koruması altına girin ve ancak Müslümanlar olarak ölün.” İnsanın, imanlı bir şekilde Allah’a (c.) kavuşabilmesi için hem iman ve ibadet hayatında gayretli olması gerektiği gibi ayrıca Hz. Peygamberin şu duasıyla da ilahî yardım istemesi gerekir: “Ey kalpleri çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl.15 Özellikle, “karanlık geceler gibi fitnelerin çoğalıp insanların, şahsiyetlerini ve dinlerini dünyalık karşılığında satışa çıkardığı dönemlerde”16 imanın korunup kalpte sabit kalması bağlamında yapılan bu dua çok daha anlamlıdır.

Hz. Peygamber (s.), imanını her türlü tehlikeden koruyup “anlamını bilerek (la ilahe illallah) Allah’tan başka yaratan ve emreden yoktur kelimeyitevhidini söylemek suretiyle ölen kişilerin cennetlik olacağının17 müjdesini vermiştir. Resulullahın (s.) açıklamasına göre insan; “Hangi hâl üzerine öldüyse kabirde o şekilde diriltilir; mümin imanıyla, münafık da nifakıyla.”18 İmanlı bir şekilde ölebilmenin öneminden ve ebedî kurtuluşa vesile olmasından dolayı Hz. Yakup (a.), “Oğullarım! Allah, sizin için o dini (İslam’ı) seçti, bundan dolayı sadece Müslümanlar olarak ölünüz.19 tavsiyesini yapmış ve Hz. Yusuf Peygamber de Allah’ın (c.) peygamberi olmasına rağmen şu duayı yaparak insanlara örnek olmuştur: “(Ey Allah’ım!) Beni Müslüman olarak öldür ve (ahirette) salih insanların arasına kat (onlarla haşret).20

Yüce Allah, “kendisine şirk koşanlara cenneti haram kıldığını”21 bildirerek imanlı bir şekilde ölme konusunda insanları uyarmıştır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.), “insanın zaman içerisinde değişkenlik gösterebileceğini, o hâl (iman) üzere ölse cennete girebileceğini; fakat kötü işler yaparak cehennemlik de olabileceğinin”22 uyarısını yapmıştır. Bu kötü sonucun olmaması için müminlerin birbirlerine iyi şeyleri tavsiye edip kötü şeyleri yasaklamaları gerekir. Hz. Peygamber (s.), “Din nasihattır.”23 buyurmak suretiyle müminlerin karşılıklı nasihatleşmelerinin önemine vurgu yapmıştır.

İnsan, Allah’ın (c.) lütfu ve kendi gayreti ile imanlı olarak ölürse en büyük bahtiyarlığa erişmiş olur. Ahirette ebedî kurtuluşa erer. İmanlı olarak ölmek önemli olduğu gibi, “Allah’a (c.) hiçbir şeyi şirk koşmayan kırk kişinin, mümin bir şahsın cenazesinde güzelce şahitlikte bulunmasının da o kişinin yararına olacağını24 Hz. Peygamber belirtmiştir.

Müslümanca ölebilmek için ölümü hatırdan çıkarmamak gerekir. İçinde yaşadığımız batı medeniyeti insana ölümü unutturmuştur. Bu nedenle, ahiret bilincini kaybeden modern insan hem yaşadığı hayatı putlaştırmış hem de insan olmanın amacını unutmuştur. Kötülüklere karşı tepkisiz kalmış ve şehvetinin etkisiyle hareket edebilen bir varlık konumuna düşmüştür. Bu kötü durumdan kurtulabilmek için mükemmel bir ahiret bilinci kazanıp öbür dünya için hazırlık bağlamında ölümü sık sık düşünmek gerekir. Hz. Peygamber: “Ağzınızın tadını bozan ölümü çok sık hatırlayınız.”25 buyurmak suretiyle ölümü sıkça hatırlamanın insan hayatına yapacağı olumlu katkıya işaret etmiştir. Çünkü ölüm endişesi insanı çok günah işlemekten uzaklaştırır. Resulullah, ölümü düşünme ile günahları azaltma arasındaki ilgiyi şu veciz ifadesiyle ortaya koymuştur: “Günahları azalt ki senin için ölüm kolay olsun; borçlarını azalt ki özgürce bir hayat yaşayasın.”26 “Ölüm gelmeden önce ölüm için hazırlık yapın.” buyuran Hz. Muhammed (s.), ölümü çok düşünerek bizlere örnek olduğu gibi, Müslümanca ölebilmek için yapmış olduğu hazırlıklarıyla da bizlere model olmuştur. Bundan dolayı müminlerin ölümü sürekli hatırlarında tutup ahiret mutluluğunu kazanabilmeleri için dünyayı “Hayat, iman ve cihattan ibarettir.”27 çerçevesinde değerlendirmeleri gerekir.

1 Bak: Mülk 67/2.

2 İnşirah 94/7.

3 Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 257.

4 Rahman 55/26-27.

5 Isfahani, Müfredat, s. 65.

6 Münafikun 63/11.

7 Âl-i İmran 3/156.

8 Taberi, Camiu’l-Beyan, III, 490.

9 Âl-i İmran 3/154.

10 Taberi, a.g.e, III, 489.

11 İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, I, 402.

12 Âl-i İmran 3/168.

13 Nisa 4/78.

14 Zemahşeri, Keşşaf, I, 527.

15 Ahmed, Müsned, III, 257.

16 Ahmed, Müsned, III, 452.

17 Müslim, 1, İman, 9, Had No: 42, I, 55.

18 Ahmed, Müsned, III, 346.

19 Bakara 2/132.

20 Yusuf 12/101.

21 Maide 5/72; Buhari, 65, Tefsir, 1, VI, 16.

22 Ahmed, Müsned, III, 120.

23 Nesai, Beyat, Had No: 31, VII, 157.

24 Ebu Davud, 15, Cenaiz, 45, Had No: 3170, III, 517.

25 İbn Mace, Zühd, 31, Had No: 4258, II, 1422.

26 İbn Hazma, Esbab-ı Vurudi’l-Hadis, Had No: 341, I, 290.

27 Bak: Saf 61/10-11.

5- MURAKABE

Murakabe kavramı Kur’an-ı Kerim’de kelime olarak kullanılmamaktadır. Fakat mana olarak murakabeyi içerisinde taşıyan bir çok ayet de vardır.

Tefsirini yapmaya çalıştığımız Muhammed Suresi’nin on dokuzuncu ayetinde de “murakabe” kavramı kelime olarak geçmemektedir. Ayette biz; “...Allah, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.1 ifadesindeki Allah’ın (c.) her şeyi bilme gücünün sonsuzluğundan murakabeyi çıkarabiliriz. Kur’an-ı Kerim’de geçen, Allahuteala’nın; “Alîm”,2 “Kadîr”,3 “Semi” ve “Basîr”,4 “Rakîb” 5 gibi isimleri, onun mahlukatın tüm eylemlerine vâkıf olduğuna delalet etmektedir. Bunlardan ayrı olarak, şu ayet-i kerimeler ise Allah’ın, kulunu sürekli denetim altında tuttuğuna işaret etmektedir.: “Biz, insana şah damarından daha yakınız.”6 Bu ayetle insan, ilahî bir gözetim altında olduğunu hissedince hareketlerine hem kalite getirir, hem de iyi olan davranışlarına süreklilik kazandırır. Çünkü; “Her nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir.7 buyruğu kul ile Allah (c.) arasındaki iletişime dikkat çekmektedir. Yalnız dış görünüşümüze değil, niyetlerimize bile muttali olan Yüce Mevlâ, iç dünyamızı da temiz tutmamızı şu ayetle istemektedir: “Biliniz ki şüphesiz Allah, içinizden geçenleri bilir...”8

Konuyla ilgili, Kur’an-ı Kerim’den bir çok delil bulmak mümkündür. Aslında “Üzerinize koruyucu (yaptıklarınızı zaptedici melek)ler vardır; değerli yazıcılar. Yaptığınız her şeyi bilirler.”9 Ayeti, insanın denetlenme bilincini kazanıp kendine çeki düzen vermesine yeter. Tüm bu ayet-i kerimelerin ortaya koyduğu bir netice olan murakabe; bakma, gözetme, göz altında bulundurma, kendi iç alemine nazar etme, dalıp kendinden geçme mânalarına gelir. Tasavvuf terminolojisinde murakabe, kötülüklerden kendini korumak için, kişinin nefsini kontrol altında bulundurmasıdır. Murakabe’nin, Allahuteala’nın her şeye kadir olduğunu yakinen bilmek anlamına geldiğini söyleyenler de vardır. Böyle bir şuur hâlinin ifadesi olan murakabeyi, kişinin ruhi durumuna göre çeşitli sınıflara ayırmak mümkündür. Bunları kısaca şu isimlerle tanıtabiliriz:

  1. Allah beni görüyor. (murakabe-i rü’yet),

  2. Allah benimle beraberdir. (murakabe-i mâ’iyyet),

  3. Allah bana benden yakındır. (murakabe-i kurbiyyet),

  4. O Evvel’dir, o Âhir’dir, o Zahir’dir, o Batın’dır, gerçek ancak odur. (şeklinde hayatı anlamlandırabilmek de murakabe-i vahdettir.)

  5. Ondan başka her şey yok olucudur. anlayışıyla (murakabe-i fena)10 hâlini yaşamak ise insanın eşyaya bakışını sağlam bir zemine oturtur ve dünyayı gözünde mutlaklaştırmaz. Tüm bu açıklamalardan çıkan sonuca göre murakabe; “kulun, bütün davranışlarına Rabbinin vâkıf olduğunun şuur ve idrakine sahip olmasıdır.11

“Allah, dönüp dolaşacağınız yeri ve varıp duracağınız yeri bilir.” ayetinden, varlığınızın doğum öncesi, sonrası ve ölümle başlayan yeni devresinin, Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğunun kavranması gerekir. Yaşadığımız sürecin uzunluk ve genişlik boyutuna Allah (c.) muttali olduğuna göre, insana düşen görev; murakabeyi gelip geçici bir ruh hâli durumundan çıkarıp “makam” hâline getirerek, onu hayatının bir parçası ve kendinden ayrılmayan bir karakter konumuna yükseltmek olmalıdır. Böyle bir bilinç hâli Kur’an-ı Kerim’deki “ihlas” kavramıyla bütünleşip salih insanı vücuda getirdiğinde, yeryüzü verasetine layık kul da ortaya çıkmış olur.12 Bu salih kulun gönül gözü açılır; basiret ve firaset sahibi olur, olaylara bakarken sıradan bir şekilde bakmak yerine Allah’ın nuruyla bakar. Bu çerçevede basiret kavramını da açıklamak gerekir.

1 Muhammed 4719.

2 Enfal 8/17.

3 Nahl 16/77.

4 İsra 17/1.

5 Nisa 4/1.

6 Kaf 50/16.

7 Hadid 57/4.

8 Bakara 2/235.

9 İnfitar 82/10-12.

10 Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 1994, s.159-160.

11 Cürcani, Tarifât, s. 210.

12 Enbiya 21/105.



Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BURADASINIZ Makaleleri Tefsir yazıları MUHAMMED SURESİ’NİN 19. AYETİNİN İÇERDİĞİ SÖZCÜK VE KAVRAMLAR 7. KISIM - ÖLÜMÜ TEFEKKÜR ETMEK